Avrupa'dan Atlantik'e İngiltere

Avrupa'dan Atlantik'e İngiltere

Çarşamba, 31 Temmuz, 2019 - 10:00
Abdulmunim Said
Kahire’de Mısır Gazeteciler İdaresi Meclisi Başkanı ve Kahire Bölgesel Strateji Çalışma Merkezi Yönetim Müdürü
Bir zamanlar Avrupa, ABD ve Batı dünyası seçimlerini 2 açıdan takip ederdik: Bir grup, parti ya da kişinin diğerine karşı zaferinin ne anlama geldiği, bu zaferin sağdan sola mı yoksa sağdan daha sağa ya da soldan daha sola geçiş mi olduğu? Yine orta sol ile sağ ve ortası hakkında konuşmaya oldukça alıştık. Bu aynı zamanda sınıfsal farklılıkların ve zamanın, Başbakan veya Dışişleri Bakanı'nın kişiliğine bağlı olacağı anlamına geliyordu.

İkincisi; iktidara gelenlerin Arap-İsrail çatışmasına yönelik tutumu nedir, çözümün gerekliliği ekolüne mi bağlılar yoksa çözümü olmayan bir çatışmadan uzak durmanın kazanç olduğunu düşünüyorlar? Şimdi zaman çok değişti ve değişim bu eski ifadelerden hiçbirini ifade etmez hale geldi. Batı terminolojisinde yer aldığı şekli ile İşçi ve Muhafazakar, Cumhuriyetçi ve Demokrat, Demokrat Hristiyanlar ve Sosyal Demokratlar ve her devletin siyasi rejimi ve devletin gelişim dönemlerine dayanarak benzer adlar verdiği sağ ve sol arasında geçişi temsil etmez oldu. Değişim şimdi; sağ ve sol arasındaki siyasi sarkacın tam anlamıyla sağ ve aşırı sağa geçmesi anlamına gelmektedir.

Bu geçiş; sağın ortasından aşırı sağa geçiş değil geleneksel ABD sağı (Cumhuriyetçi Parti) ya da geleneksel İngiliz sağından (Muhafazakar Parti) çıkarak mevcut kurumlara başkaldıran hatta karşı çıkan aşırılık yanlılarına ait yeni alana taşınmaktır. Bu aşırılık yanlısı kesimler, iktidara ulaşmak için demokratik sistem ile seçim gibi araçlarından yararlanmaktadır. Demokratik sistemin araçlarını ve içinde görev yapan politikacıların fırsatçılığını, kendi sloganları, bayrakları olan yeni iç ve dış politikaların kurallarını belirlemek için kullanmaktadır.

Çoğu zaman da şu 3 şeye şiddetli bir şekilde karşı çıkmaktadır: Bunların ilki; 21.yüzyılın ikinci on yılında ulaştığı şekli ile liberalizmdir. Onları, iktidara getiren demokratik mekanizmaların meşruiyetini arttırmaması için de etkisinin azaltılmasını istemektedirler.

İkincisi; sol ve sosyalizm ile ilişkisi olan herkesi küçümsemek, solculuğu yüz karası olarak nitelemek, en iyi durumda sapma en kötü durumda ise ihanet ve vatanseverlikten kopma olarak tanımlamaktır.

Üçüncüsü; küreselleşme ve ortaya çıkardığı çok taraflı uluslararası kuruluşlar ile kurumlar ve en önemlisi de göçten küresel ısınmaya kadar çağdaş küresel sorunlarla başa çıkmak için temelini atmış olduğu uluslararası geleneklerdir.

Boris Johnson’un İngiliz Muhafazakar Parti başkanı ardından da başbakan seçilmesinin nedeni ilk olarak; İkinci Dünya Savaşı sonrası ellili yıllarda İngiltere’nin, Avrupa’ya ve birleşme sürecine sadece büyük bir şüphe ve küçümseme ile değil aynı zamanda başarısızlığa mahkum bir proje gözüyle bakmasıdır.

İkincisi; İngiltere’nin siyasi alanının, Atlas Okyanusu ve aralarında Anglo-Sakson ve İngilizce bağı olan ABD ile özel ilişkiyi kapsamasıdır. ABD devrimi ve 1812’deki savaşın ardından kolonilerin İngiliz yönetimine baş kaldırarak bağımsızlıklarını elde etmeleri ile İngiltere’nin Amerika kıtasındaki sömürge dönemi tamamen sona erse de geriye ortak deneyim ve iki dünya savaşında akıtılan kanlar kalmıştır.

İngiltere’nin yeni başbakanı, Brexit öncesi son başbakan olan David Cameron’dan oldukça farklıdır. Aynı şekilde yerine geçeceği ve AB’den ayrılma meselesini, İngiltere’yi yükümlülüklerinden kurtaracak ama aynı zamanda Avrupa kıtası ile yakın ilişkisini sürdürecek olan “yumuşak ayrılık” temelinde ele alan Theresa May’den de farklıdır. Yine metot ve üslup olarak Theresa May’den çok da farklı olmayan ve çoğunluğun kendisini İngiltere standartlarına göre “ezici” bir yenilgiye mahkum ettiği Jeremy Hunt’dan farklıdır.

Johnson’un seçilmesi ile İngiltere, 19. yüzyılda olduğu gibi Avrupalı olmayan ve sadece güç dengelerini özellikle de Fransa ve Almanya arasındaki korumak için Avrupa kıtasına müdahale eden bir ülke olmaya dönebilir. Her ne kadar bugün Almanya ve Fransa’nın gücü zayıflamış olsa da, bu 2 ülke ile diğer büyük Avrupa ülkelerinin muhalefetine rağmen AB’ye katılmalarına ısrar ettiği Doğu Avrupa ülkeleri, İspanya ve İtalya arasındaki dengeleri korumak adına İngiltere, kendisine yeni bir müdahale alanı bulabilir.

Tarihe geri dönmek, Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından yaşanan tartışmaları akla getirecektir. 1973 yılında Avrupa topluluğuna katılmış olan İngiltere bu dönemde, Avrupa’ya yönelik eski komplekslerinden kurtulmuş görünüyordu. Almanya ve Fransa ile birlikte kıtayı topluluktan birliğe götüren büyükleri temsil ediyordu.

O dönemde tartışmalar 2 ekol arasında dönüyordu: Birliğin derinleşmesi ve genişlemesi. Derinleşme; ortak bir Merkez Bankası, ortak bir para birim“Euro”, güvenlik ve ekonomi alanındaki gümrük birliği “Schengen” ile Avrupa ve diğer ülkeler arasında siyasi engel inşa etmek gibi adımlarla, uluslararası ilişkilerdeki en önemli siyasi mühendislik süreçlerinden biri olan Avrupa Birleşik Devletleri yönünde ilerlemek anlamına geliyordu.

Genişleme ise; Varşova Paktı’nın abası altından çıkan, komünizmden ve Sovyet Rus egemenliğinden kurtulan bütün ülkelerin belirli bir sürecin ardından AB’ye katılması anlamına geliyordu. İngiltere derinleşmeye karşıydı ama genişlemeyi destekliyordu. Çünkü AB’ye bakışı stratejik nitelikteydi ve görevinin, Sovyet Rusya İmparatorluğu’na karşı bir denge oluşturmak olduğunu düşünüyordu. Ayrıca genişlemeyi; yeni Rusya devleti ile rekabetin geleceğinin ve hatta belki de Almanya’nın ekonomik örtü altında Avrupa’yı yönetmesini engellemenin güvencesi olarak görüyordu. Daha fazla ayrıntıya girmeden AB’nin sonuçta birbiri ile birçok noktada çelişmesine rağmen hem derinleştiğini hem de genişlediğini belirtelim. Birçok noktada çeliştiklerini belirtmemizin nedeni, genişlemenin birliğe maliyetinin yüksek olması ve aynı zamanda Rusya ile gereksiz hassasiyetler ve zıtlıklar yaratmasıydı.

İngiltere’nin tutumu ise; ortak Merkez Bankası, para birimi ve Schengen bölgesi dışında kalmak ve yeni Avrupa yani Atlantik İttifakı ile yakın ilişkiler kurmakta oldukça istekli Doğu Avrupa ülkeleri ile özel ilişkiler kurmaktı.

Johnson’un seçilmesi İngiltere’yi sadece tam anlamıyla AB’den ayrılmaya ve bu kez Donald Trump’ın liderliğinde ABD ile yeni bir Atlantik İttifakı oluşturmaya değil aynı zamanda ABD- Avrupa ilişkileri ağını yeniden şekillendirmeye de yönlendirecektir. Bu ilişki ağı; NATO ve AB yerine Polonya, İtalya, Macaristan ve son olarak Yunanistan’da temellerini güçlendirmeye başlayan, Fransa, Almanya, İspanya ve diğer Avrupa ülkeleri parlamentolarında tabanını genişletmeye başlayan aşırı sağcı muhafazakarlardan oluşan bir ağın yönettiği İngiltere-ABD ittifakına dayanacaktır.

En azından Trump-Johnson ittifakının hedefi bu gibi görünmektedir. Ama 2 müttefiğin zannettiği gibi buna giden yol engelsiz değildir. Çünkü İngiltere’nin içinde dahi bu konu henüz tam anlamıyla sonuçlanmadı. İngiltere çok da uzak olmayan bir zamanda yeniden seçime gidecek. Aynı şekilde bu konu, Britanya’nın birliğini de ilgilendirmekte çünkü İskoçya ve Kuzey İrlanda AB içerisinde kalma taraftarıdır. Bunun yanında gelecek başkanlık seçimlerini kazansa bile Trump’ın sonsuza kadar başkanlık koltuğunda oturamayacağı da bir gerçektir.

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya