Çınar ağacı ile yalnız askerin kardeşliği

Çınar ağacı ile yalnız askerin kardeşliği

Perşembe, 25 Temmuz, 2019 - 06:45
Tam tamına elli sene önceydi. Sekiz yaşında bir çocuktum. Sonbahar artık son demlerini yaşıyordu. Harmanları bitirmiş köylüler rüzgara, yağmura karşı saman yığınlarını korumanın telaşına girmişlerdi. Harman yerinde yapılacak son işti bu. Bundan sonra o sene sürülen tarlalara tohumları ekip en çok bir ay sonra yağacak karı beklemek kalıyordu.

Rahmetli dedem, amcam ve ben Meydanok dediğimiz bölgeye gitmiş, saman yığınının üzerine koyacağımız dikenli bir bitki olan “çeqçeq”leri toplamış, kağnı arabasına yükleyerek ikindi vakti harman yerine doğru yola koyulmuştuk. Çeqçeq denilen bu bitki dikenleri sayesinde hem birbirlerine hem de samana adeta yapışır ve kalın tabaka oluşturarak doğal bir kalkan işlevini görür. Çok sert fırtınalar hariç kolay kolay da savrulmaz. Şiddetli yağmurlar bile dibine sızıp samanı tahrip etmez. Dikenleri sayesinde başıboş hayvanlar da saman yığınına yanaşamazlardı. Meydanok’tan harman yerine baş aşağı inilir ve yol da zikzaklıdır. Öküzleri bu yolda kontrol etmek çok zordu. Dedemle amcam kağnının bir tarafından iplere asılmış arabanın devrilmesini önlemeye çalışıyorlardı. Ben de öküzleri sürüyordum. Buna rağmen arabamız aşağı düzlüğe gelene kadar iki üç kere devrildi. Her seferinde çeqçeqleri yeniden yükledik ve yola devam ettik. Aşağı ana yola indiğimizde artık devrilmez diye düşünüyorken araba bir kez daha devrildi. Dedem bir yandan çeqçeqleri yeniden yüklemekle uğraşırken bir yandan da arabanın bu sıklıkta devrilmesini kötüye yormuş gibi “Xwedê xêr ke” (Allah hayır etsin) diyordu. O sırada köyden bir at arabası dörtnala bize doğru geliyordu. Tabi bizim araba yolu kapattığı için durdu. Dedemin kardeşinin torunuydu gelen ve ağlıyordu. Dedem sordu; “Nereye böyle telaşlı?” ve “Niye ağlıyorsun?” O ise, “Amcaoğlu Salih askerde şehit olmuş. Gidip Pani köyünden kız kardeşini getireceğim” dedi. Dedemin diz üstü çöktüğünü ve dizlerine vurarak ağlamaya başladığını hatırlıyorum. Kardeşinin oğlunu kast ederek “Tek oğlu vardı o da gitti”.

Salih, babamın kuzeninin oğluydu. Babasının tek erkek çocuğuydu. Kürtler evin tek erkek çocuğu varsa ona “tayê tene” derler. Orta Anadolu’da Yozgat dolaylarında “bitecik” (bir tanecik) dendiğini duymuştum.



Askere gittiği zamanı hatırlıyorum. Her gün bir akrabası onu davet eder. Harçlık verirdi. Salih ailesinin tek erkek çocuğu, yani “tayê tene” (bitecik-bir tanecik) olduğu için farklı bir muamele görüyordu. Beş kız kardeşi olduğu için de askere gidişini hüzünle karşılıyordu insanlar. Bu yüzden akraba olmayanlar bile davet ediyordu. Babam da onu davet etmişti. Bizim köy sırtını bir yamaca dayamış. Onların evi yamacın aşağısındaki derenin kenarında bir bahçenin içinde, bizim ev ise yamacın tepesine yakın bir yerdeydi. Salih’in dört yaşlarındaki kız kardeşini omuzuna alarak bizim eve doğru yokuşu çıktığını hatırlıyorum. Hatırladığım son görüntüsü odur.

Askere gittikten sonra annesi ve babası İlkokula gittiğim ve okuma yazmayı öğrendiğim için ona gönderecekleri mektupları bana yazdırırlardı. Ondan gelen mektupları da bana okuturlardı. İstanbul Hasdal Kışlası’nda askerlik yapıyordu.

Ölüm haberini aldığımız gün bir senelik askerdi. Kışlanın içinde iki askeri araç çarpışmış ve Salih şehit olmuştu.

Öz amcası İstanbul’a gitmişti. Herkes onun cenazeyi getireceğini bekliyordu. Ama birkaç gün sonra üzerinde “Şehit Mehmet oğlu Salih Baş” yazan bir mezar fotoğrafıyla çıkıp gelmişti. Galiba imkansızlıklar yüzünden cenazeyi İstanbul’dan Van’a getirememişti.

Asıl dram şimdi başlamıştı. Annesi on sene önce vefat edene kadar istisnasız her gün yas tuttu. Hiçbir bayramı kutlamadı. Büyükler “Eğer oğlunun mezarını bir kez olsun görseydi, toprağına dokunsaydı unutur” diyorlardı. Kim askere gitse oturur ağlardı, kim askerden gelse “Tayê mine tene li xerîbiyê” (Biteciğim gurbette) der yine ağlardı.

Onun bu hüznüne, yasına çoğu zaman şahit olurdum, çünkü Salih’in askere gideceği günlerde bizim eve gelirken omuzuna aldığı kız kardeşiyle yıllar sonra evlendim.

Yirmi iki sene önce kayınvalidemin ölmek üzere olduğu haberini aldık. Hanımı önceden gönderdim, ben de bir süre sonra gittim. Ben gittiğimde bir gün önce vefat etmişti. Son nefesini verdiği sırada başucunda oturan hanım anlatmıştı: Şöyle bir doğruldu, dedi. “Etrafındakilerin gözlerine baktı ve ‘Salih hat?’ (Salih geldi mi?) dedi ve can verdi.”

Hanım da annesinin bir vasiyeti olarak bizden ağabeyinin mezarını bulmamızı istiyordu. Defnine katılan amca yerini unutmuştu ve kime sorduysak şimdiye kadar kaybolmuştur diyordu. Yıllardır mezarı aramaktan vazgeçmiştik.



Bir hafta kadar önce oğlum akıllı telefonunda bazı mezar fotoğrafları bana göstererek, baba Salih dayının mezarını buldum, dedi. Annesi de ilk kez duyuyordu. Bir şaşkınlık, bir hüzün çöktü eve, sevinçle karışık. Hikayeyi anlattı. Meğer iki sene önce döndüğü askerlikten beri bu işin peşindeymiş. Genelkurmaya kadar aramış. Genelkurmaydan aldığı cevap onu umutlandırmış; “Ordu şehidine sahip çıkar” demişler. Sonunda mezarlıklar müdürlüğünün yardımıyla Karaca Ahmet mezarlığındaki şehitlik kısmındaki mezarı bulmuş.

Mezarın tam ortasında bir çınar ağacı çıkmış ve etraftaki onlarca şehidin mezarını gölgeliyor. “Tayê tenê” (bitecik) yalnızlık çekmesin diye o çınar ağacı ona elli senedir eşlik ediyormuş. 

Şimdi şehitlikteki o mezardan bir avuç toprak alıp “Tayê tenê” hasretiyle ölen kayınvalidenin mezarına dökerek “Tayê tenê bi tene nîne” (Bir tanecik oğlun yalnız değil) demek boynumuzun borcudur.

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya