Füzeler kime karşı kullanılacak?

Füzeler kime karşı kullanılacak?

Çarşamba, 24 Temmuz, 2019 - 08:30
Abdulmunim Said
Kahire’de Mısır Gazeteciler İdaresi Meclisi Başkanı ve Kahire Bölgesel Strateji Çalışma Merkezi Yönetim Müdürü
Rusya ve Türkiye arasında imzalanan ve uygulama aşamasına giren S-400 füze sistemi anlaşması, Ortadoğu’da halihazırda yaşanan değişimin ve büyük uluslararası güçlerle küresel bağlantılarının ne denli karışık olduğu sorusunu ortaya çıkardı. Anlaşmayı değerlendiren analizlerin çoğu; ABD’nin Irak ya da Suriye’de Kürtlerin yükselişine neden olan politikasının bir yandan Kürtlerin çoğunluğunun yaşadığı, diğer yandan ise topraklarında bölücü PKK örgütünün faaliyet gösterdiği Türkiye için tehdit oluşturması nedeniyle, ABD ve Türkiye arasındaki uçurumun açıldığı yönündeydi.

ABD’nin Irak işgali Kürtlere, ülkenin kuzeyinde yarı bağımsız bir bölge oluşturulmasının kapısını araladı. Suriye’deki iç savaş ise; Türkiye’deki PKK ile bağlantılı olan PYD çatısı altında Suriyeli Kürtlere, terör ve Irak-Suriye sınırında bir “hilafet devleti” kuran DEAŞ'a karşı savaşta önemli ve seçkin bir etken olma fırsatı verdi. Kürtlerin elde ettiği bu konum, ABD ile Türkiye’nin çıkarları arasındaki fay hattındaki çatlağın genişlemesine neden oldu. Ne NATO içerisindeki müttefik ilişkileri ne de NATO’nun Türk topraklarındaki askeri üsleri bu çatlağın oluşturduğu boşluklar arasında kendisine bir yer bulabildi.

ABD, ortak düşmanlara karşı yanında savaşmaya hazır, nitelikli yerli müttefikler istiyordu. Türkiye ise örgütün örgütlenme gücünü, Irak ve Suriye topraklarında geniş ve önemli cephelerdeki varlığını artırmasını sağlayacak her unsurun içeride büyük bir teste tabi tutacağını düşünüyordu. ABD ilk olarak bunu kabul etmedi. İkinci olarak da Soğuk Savaş ve sonrasında devam eden aralarındaki tarihi ittifak ile bunu aşmaya çalıştı.

Anlaşma ile ilgili bir diğer analiz ise, bu adımın ancak Türkiye dış politika sarkacının Washington yerine Moskova ve AB yerine Rusya tarafına doğru hareket etmeye başladığı şeklinde okunabileceği yönünde... Ankara’dan bakıldığında, yıllardır AB’ye katılmak için adımlar atan Türk stratejisi başarısız olmuştu. Türkiye, Brüksel’deki AB masasında kendisine yer bulmak için ülkesinin siyasi, ekonomik ve yasal hayatında büyük değişiklikleri kabul etmeye hazırdı. Ancak böyle bir şey gerçekleşmedi. Bunun yerine Ankara bir yandan ekonomik olarak kendisinden daha geri, diğer yandan NATO aracılığıyla Avrupa’nın savunmasına daha az katkıda bulunan Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Kesimi, Romanya ve Bulgaristan gibi ülkelerin ardı ardına birliğe kabul edilmelerini izledi.

Durum bununla da sınırlı kalmadı. Su-24 Rus bombardıman uçağı Türkiye tarafından düşürüldüğünde Rusya'nın askeri tehditlerine maruz kaldı. Türk ulusal güvenliği önemli bir teste tabi tutuldu. Bütün bunlar yaşandığında Türkiye ne AB ne de ABD’den ihtiyacı olan desteği göremedi. Yapılan açıklamalar çok geç yapılmıştı ve kararsızdı. Özellikle artık modern bir Osmanlı sultanı olan Erdoğan’ın yönetimini hedef alan başarısız darbe girişiminin ardından, siyasi ve ekonomik olarak açıkça yalpalamaya başlayan bir devlete karşı sabrın tükendiğini gösteren çokça işaret barındırıyordu. Erdoğan ise bu darbede ABD’nin bir şekilde parmağı olduğunu ve onun desteği olmadan gerçekleşemeyeceğini düşünüyordu.

Bu analizlere teknik ve taktiksel bir açı da ekleyebiliriz. Her şeyden önce raporlara göre ABD, Türkiye’ye gelişmiş hava savunma sistemi Patroit’i vermekte kararsızdı. Bunun üzerine Türkiye’nin bu gelişmiş savunma sistemini başka bir yerden temin etmekten başka çaresi kalmamıştı. Aradığını da Irak-Suriye krizinde çıkarları ve politikaları Ankara ile çakışan Moskova’da buldu.

Ankara ile Moskova’nın çıkarları sadece Suriye’deki askeri varlıkları nedeniyle çakışmıyordu. Moskova ve aynı zamanda Tahran ile safların birleştirilmesi ile bu 3 ülkenin arasında bir siyasi uyumun temelleri de atılmıştı. Ülkelerin bu tür silahları sadece askeri geçit törenlerinde sergilemek için satın almadığı göz önüne alınırsa, bütün bu analiz ve yorumlar yine de Türkiye ve Rusya arasındaki S-400 anlaşmasının nedenlerinin anlaşılmasında yetersiz kalmaktadır.

Devletlerin silah edinmesinin nedeni genellikle belirli silah türlerine bağlı olarak bir tür tehditle yüzleşmesidir. Doğrusu S-400 hava savunma sistemi de ABD yapımı F-35 gibi radarlar tarafından algılanmayan, hızı ve yüksek ölümcül yük taşıma kapasitesi ile çok sayıda ve çeşitli hedefleri vurabilen ileri teknoloji uçakları ile başa çıkacak şekilde tasarlanmıştır. Asıl ilginç olan Türkiye’nin de bu uçağı üreten “konsorsiyumun” bir parçası ve buna dayanarak 100 uçağa sahip olacak olmasıdır. Hatta bunlardan ilk ikisi Türkiye’ye teslim edilmek üzereydi ancak Rusya ile anlaşmanın yürürlüğe girmesi ile Ankara’ya teslimleri durduruldu. Şaşırtıcı olan, Türkiye’nin aynı anda her birinin görevi diğerini yok etmek olan ve biri ABD diğeri de Rusya tarafından üretilen 2 silahı da elde etmeye çalışmasıdır.

Daha da şaşırtıcı olanı Türkiye’nin tarihi boyunca jeopolitik açıdan 2 tür tehdidi tanımış olmasıdır: Birincisi Osmanlı İmparatorluğu’nu ortadan kaldıran ve son dönemlerinde bizzat Türkiye’yi bölmeye çalışan, Birinci Dünya Savaşı sırasında tanıdığı Batı tehdididir. Diğer tehdit ise, Birinci Dünya Savaşı sırasında ve öncesinde doğudaki Rus İmparatorluğu, İkinci Dünya Savaşı sonrası ve Soğuk Savaş döneminde NATO’ya üye olacak kadar silahı ve ideolojisi ile Türkiye’ye baskı yapan Sovyetler Birliği olarak bilinen, muazzam bir büyüklüğe ve kapasiteye sahip olan Rusya’dır.

Gerçek şu ki Türkiye halen NATO üyesidir ve ondan ayrılma ihtimali olduğuna dair hiçbir gösterge yok. Ancak Türkiye bir yandan Batı’nın askeri gücünü etkisiz bırakacak sistemleri satın alırken, diğer yandan da pratik ve politik olarak Moskova ile ittifak içindedir. Peki; Ankara bir tarafın müttefikiyse, diğer taraftan da önemli silah sistemleri satın alıyorsa, Moskova’dan satın aldığı füzeleri kime karşı kullanacak? S-400 anlaşmasını anlaşılır kılacak jeopolitik ve jeostratejik tehditlerin doğası nedir?

Ülkelerin bazen sadece “prestij” elde etmek, büyük devletler arasında yer almak, bağımsız bir dış siyaset yürütmek, herhangi bir tarafa dayanmadan ulusal güvenliğini korumak için silah sistemleri satın aldıkları doğrudur. Bütün bunlar doğru olabilir ancak bu, Türkiye’nin Kürtlerin bağımsızlık eğilimleri ile terör ile ilgili ikilemlerini ve sorunlarını çözmemektedir.

Türkiye’nin; nükleer silah elde etmeye çabalayan İran gibi, askeri açıdan maliyetli ve ileri olan bu tür sistemleri elde etmek için harcadığı çabanın arkasındaki nedenlerden biri de, Kuzey Suriye ve Kuzey Irak ile çok daha zengin olan doğu Akdeniz’de kollarının daha da uzamasına imkân verecek silahlara sahip olma isteğidir.

Türk askeri yapısı, Türkiye’nin bekasına yönelik tehditlere karşı koyan bir Türk savunma politikası olarak anlaşılmamalı. Türkiye, 150 yıl boyunca kontrolü altında olan ancak daha sonra bağımsızlığına kavuşan ülkelerin, bağımsızlıklarını korumaya devam etmelerinin düzeltilmesi gereken tarihi bir rastlantıdan ibaret olduğunu düşünüyor da olabilir.

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya