Trump bize ihanet ederse ne olur?

Trump bize ihanet ederse ne olur?

Salı, 23 Temmuz, 2019 - 12:00
Nedim Kuteyş
Lübnanlı gazeteci
 
Bu başlığı, gazeteci Abdurrahman Raşid’in 2 aydan fazla bir süre önce bu gazetede yayınlanan yazısının başlığından ödünç aldım. O zamamlar İran, Başkan Donald Trump yönetiminden sert ve kesin bir karşılık görmeden ABD’ye ait bir uçağı düşürmemişti.

Yine Tahran, uluslararası topluma karşı meydan okumasının çıtasını yükseltmemiş, İngiltere’nin Suriye rejimine kaçak petrol taşıyan İran petrol tankerini alıkoymasına karşılık Devrim Muhafızları’nın İngiliz bandıralı bir petrol tankerini alıkoyması gibi Dini Lider Ali Hamaney’in düşmanlara aynı şekilde karşılık verme talimatlarını daha yerine getirmemişti.

Bu ve benzer haberler, 2 veri ışığında Raşid’in sorusunu bir kez daha sormayı gerektirmektedir:

Birincisi; İran psikolojik, propaganda ve proaktif olarak dünya ile yüzleşmesinde çok daha güvenli, motivasyonlu ve cesur görünmektedir. İran’ın bu varsayımı kanıtsız değildir. Çünkü genel olarak Batı ve özelde ABD Tahran ile savaştan kaçınmak için her şeyi yapmaya hazırdır.

İkincisi; genel olarak Batı özellikle de ABD’nin İran ile ilişkilerde kafasının daha karışık, kesin stratejik üstünlüğünü İran’ı caydıracak politikalara dönüştürme ve siyasi rejiminin davranışları ve eğilimlerinde derin değişimler gerçekleştirme konusunda daha güçsüz olduğu görülmektedir.

İhanet sorusunu daha kaçınılmaz kılan şey; Trump’ın İran’dan ne istediği konusunda tutarlı bir stratejisi yokmuş gibi görünmesidir. Trump’ın tek yaptığı, genel olarak uluslararası ilişkilerinde stratejisi haline gelen “azami baskı” politikasını uygulamaktır. Bu politika temel olarak yaptırımlara, korumacı ve izolasyonist önlemlere ve imzalanmış anlaşmalardan tek taraflı geri çekilmelere dayanmaktadır.

Ancak İran’a yönelik “azami baskı” politikasının sonucunun Venezuela, Çin ya da Filistin-İsrail çatışmasından farklı olacağının bir garantisi yoktur. Nitekim Filistinlilere uygulanan azami baskı politikası; onları Yüzyılın Anlaşması masasına getirmekte ve Filistinlilerin adil bir çözüm algısından siyasi içeriği silmekte büyük bir başarısızlığa uğramıştır.

Nicolas Maduro da refah değil de diktatörlerin standartlarına göre; ülkesine uygulanan Trumpçı baskının etkilerinden kurtulmakta ve rejimini devrilmekten korumakta başarılı oldu. Çin’e gelince; her ne kadar Trump, son 30 yıl içerisinde Çin’in büyüme oranının en düşük seviyede olmasının nedenni olarak onu gösterse de azami baskı stratejisi acınacak bir durumdadır.

Gerçekten de Trump’ın Çin’e yönelik stratejisini tanımlamada kullanılacak en iyimser ifade “karışık” olacaktır . Çünkü Çin’in büyümesinin yavaşlaması 2 dev ekonomi arasındaki ticaret savaşlarından önce başlamıştır. Nedenleri  ise yaklaşık 40 trilyon dolara ulaşan Çin’in borç balonunun büyümesinden Çin ekonomisinin yaşadığı geçiş anının zorluklarına kadar uzanmaktadır. Çin şu anda “dünyanın fabrikası”ndan teknoloji ve hizmetler (Huawei, Alibaba vb.) ekonomisi olma yolunda ilerlemektedir. Bu da istihdamın gerilemesine dolayısıyla karların dağılımının ve gelirlerin gerilemesine ve Çin alım gücünün düşmesine yol açacaktır.

Bütün bunlara bir de Trump’ın politikalarının Çin’e yönelik herhangi bir etkisinin ABD’de paralel hatta daha büyük bir etki yarattığını da eklemeliyiz. Nitekim Trump yönetiminin, Çin’in artık ürünlerini satın almak istemediği ABD’li çiftçileri desteklemek için sunmak zorunda kaldığı ve milyarlarca dolara ulaşan teşvik paketleri bunun iyi bir kanıtıdır.

Peki Trump’ın İran ile ilgili seçenekleri nedir?

Trump bunu istemediği ve İran’ın da buna gücü yetmediği için savaş, şu ana kadar en zayıf seçenek ise bu durumda uzlaşı ya da yerinde sayma seçenekleri ön plana çıkmaktadır.

İran ile uzlaşma seçeneği en akılcı seçenek ama Trump yönetimin doğası gereği aynı zamanda en tehlikeli olanıdır. Savaşın bölge ülkelerinin özellikle de Arap Körfez ülkelerinin çıkarına olmadığı kesindir ama kötü bir anlaşmanın sonucu da Barack Obama yönetiminin deneyiminin gösterdiği gibi en az savaşın sonuçları kadar kötüdür.

Şu anda anlaşmanın taşıdığı en büyük risk, bizzat Trump’ın birikiminde yatmaktadır. Çünkü Trump şu ana kadar hep Obama’nın imzalamış olduğu anlaşmaları kötü olduğu gerekçesi ile bozmuş ardından üzerinde basit değişikler yapmakla yetinip bu şekilde eski anlaşmadan çok daha iyi bir anlaşma elde ettiğini iddia etmiştir.

Örneğin Trump aylarca ülkesinin Kanada ve Meksika ile imzalamış olduğu NAFTA anlaşmasını eleştirerek anlaşmadan geri çekilmesi gerektiğine yönelik açıklamalar yapıp durdu. Daha sonra NAFTA anlaşmasının içeriği ile ilgili basit bir güncellemenin ötesine geçmeyen yeni bir anlaşma imzaladı ve bunun “harika bir anlaşma” olduğunu iddia etti.

İran’ın nükleer programı ilgili olarak da Trump’ın NAFTA deneyimini tekrarlamaması, Obama’dan daha iyi olduğunu iddia etmesi mümkün olduğu sürece onun imzalamış olduğu anlaşmanın hafif bir gözden geçirilmiş halinden ibaret olan harika yeni bir anlaşma imzalamaması için hiçbir engel yoktur. Nitekim İran da bu tür bir anlaşmayı ekonomik krizinden çıkma karşılığında ödeyeceği basit bir bedel olarak görerek kabul edecektir.

Bu olasılığın yarattığı tedirginliğin izleri; Washington’da bulunan ve halihazırda Demokrasileri Koruma Vakfı'nın (FDD) liderliğini yaptığı İran karşıtı lobide görülmeye başladı. Böyle bir adımın önüne geçmek için kurum, ABD idaresine yönelik açık bir siyasi tavsiye mesajı yayınladı. Bu mesaj idareyi; yaptırımlar gerçek etkisini göstermeden önce İran ile müzakare masasına oturmamaya, nükleer programı yanında askeri ve füze programlarını, bölgedeki yıkıcı politikalarını, terör ile insan hakları ihlalleri meselelerini ele almayacak bir anlaşma imzalamamaya teşvik etti.

Eğer FDD endişeli ise Trump’ın ateşinden ve stratejik derinliği olmayan politikasından bizim daha çok endişelenmemiz gerekir.

Endişelenmeli, hazırlıklı olmalı ve şu soruyu daha büyük bir ısrarla kendimize sormalıyız:

Gerçekten de Trump bize ihanet ederse ne olur?

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya