Düşüncede oluş serüveni…

Düşüncede oluş serüveni…

Salı, 23 Temmuz, 2019 - 06:30
Düşünceyi kalın çizgilerle belirleyerek var kıldığımızda donukluğunu da beraberinde taşıma sorumluluğunu yüklenmiş oluruz. Sınırların belirgin olması bir makuliyet açısından önemini korumakla birlikte dışarıda bıraktıklarının etkin bir şekilde o sınırlara müdahalesi söz konusu olduğunda ciddi sorunlar yaşayacağını kestirmek de bir o kadar kolaydır.

Hayatın kesinlikler üzerine kurulu olduğu savı özerk bir algının harekete geçmesi ile birlikte ve elde olanın işleyişine dair kesin verilere ulaşma çabasını da içermektedir. Doğa filozoflarının doğayı özerk kılarak aşkınlık ile bağını kopardıklarında artık doğanın yasalarını keşfetme ve ona tahakküm etme imkânını kazandırdılar. Bilim, bütünü parçalara ayırarak o parçanın işleyişine hem tanık hem müdahil olma arayışının tabii tezahürüdür. Aynı şekilde olay, olgu ve durumları da özerkleştirerek sosyal mühendisliklerin hayata tekabül edişinin imkânlarını oluşturdu. Önce akıl, ardından kişi/birey, ardından toplum ve devlet özerk kılınarak bütünlükten kopartıldı ve yeni bir bakış üzerinden hepsi yeniden kurgulandı.  Sınırların keskin bir şekilde çizilmesinin ortaya çıkardığı durum bu…

Olağan hali, olağan dışılıkla besleyerek yeni bir olağanlığın mevcut oluşunun temelini oluşturdu bu bakış…

Oluş ise sürekli parantezi açık tutarak yeni olayları da içerecek bir zemini korumakla elde edilebilinecek bir durumdur. Aslında oluş; hem öznenin, hem nesnenin ve hem de bütünün sürekli genişleyerek, büyüyerek var oluşunu sürdürdüğü tezinin de işaret ettiği gibi düşüncenin de kuşatıcı bir özellik kazanmasının temelini oluşturur.

Oluş, kâinatın anbean yaratılışının varlığının delalet ettiği zemini belirgin kılarak kâinatın oluşumundaki sürprize açıklığı da içinde taşır. Böylece yeni bir duruma hazır olmayı içerdiği gibi o yeni durumu da kapsayacak duygu ve düşünce derinliğine haiz olmayı da sağlar. Aslında hayat, bir akışa mebni olarak sonsuza doğru akmaktadır. Oluş bu akışın oluşturduğu zemini doğru bir idrak ile algıya muhatap kılma arayışıdır. Hayatı oluşturan bütün unsurlar oluşun devamını sağlamakta ve oluşun içinde yer almaktadır. Doğa sürekli oluşmaktadır. İnsan bir oluşa mebni olarak varlığını sürekli değişim içinde tutmaktadır. Olay, olgu ve durumlar sürekli yenilenerek varlık sahasına çıkmaktadırlar. Her an yeni bir varlığın meydana gelmesi mümkün iken sınırları kalın çizgilerle kapatmanın doğruluğunu tartışmanın bir geçerliliği olmasa gerek! Ancak, oluşun sürekliliği içinde ince çizgilerle süreklileşen bir durumun olmadığı anlamına gelmez. Ama bu ince çizgilere sürekli eklenen kesik çizgileri de göz ardı etmemek lazım.

Sistem oluşturma arayışları en yoğun halini modern algı üzerinden gerçekleştirmektedir. Bunun tipik sebebi ise özerkliğin mutlak bir algı olarak kabulüne dayalı oluşunu gösterir. Hâlbuki her sistem, bütünü kuşatma imkânını bulamayacağı için dışarıda bıraktıkları üzerinden bir eleştiriye tabi kılındığı da aşikârdır. Ama aynı zamanda her sistem, ele aldığı konuyu enine boyuna tanımlama gücü verir. Bir sistem üzerinden oluşturduğunuz dünya görüşünüze dayalı olarak bir etik/ahlak felsefesi oluşturabileceğiniz gibi bir hukuk sistemi de inşa edersiniz. Ve doğal olarak bu sistem içinde yer alanlara bu sistemin oluşturduğu görüşü dikte etmekten imtina da etmezsiniz. Bu da doğal olarak bir otoriterliği içinde taşıyacaktır. Dolayısıyla düşünce kendi sistematiğini oluştururken kalın çizgilerini daire şeklinde oluşturduğunda kaçak girişlere de kapıyı kapatmaktadır. Ama aynı şekilde dışarıda kalanların saldırısına da açık hale gelmektedir. Ta ki sistemin içinde eğer hoşnutluklar yerini hoşnutsuzluğa tevdi ederse bu sefer o kalın çizgiler hapishane algısı üretir ve oradan çıkışın yollarını arama durumu üzerinden sürekli sisteme dair tehdit güçlenerek varlık kazanır. Bu düşünce zemini açısından yeni durumlara yönelik açıklamanın yetersizliğini işaret eder.

İnsanın bir oluş oluşu, düşüncenin de bir oluşu taşıma istidadını kazanması anlamına gelecektir. Bu oluş, insanın karakteristik yapısının sürekli değişime, zaafa ve güçlenmeye açık oluşu anlamına da gelecektir. Sürekli belirsizlikler karşısında düşünce öyle bir opsiyonla hareket etmelidir ki bu, bilgi ile ilişkili bir durumu değil algı ile ilişkili bir olguyu işaret eder. Yani oluş, düşüncenin merkezi kavramı olduğunda belirsizlikle ilişkili olarak algı düzeyinde sürprize açık oluşu sağlayarak yeni duruma karşı uyanık ve diri bir zihinle karşılık verileceği için onu düşünce sistematiği içine alıvermeyi kolaylaştırır.

Oluşun en büyük gerilimi dilde lafız ve manaya, insanda beden ve ruha, devlette yönetici ve yönetilene, toplum/cemaatte ise kişi ve topluluğa dair olurken düşüncede ise mevcut olan ile ufku arasında meydana gelir. Bu gerilimin sağlıklı bir zemine kavuşturulması, gerilimi belirli bir dengede tutma ve böylece diri ve uyanık bir zemini muhafaza etmede etken kılar.

Düşünce dinamizmini gerilimden alır. Çünkü gerilim olmadan bir devinimin varlığını ortaya çıkarmak mümkün olmaz. Bu gerilimin dozu önemlidir. Hayat zaten sürekli bir gerilimi içinde taşır. İnsanın ve varlığın oluş hali, her opsiyonu mümkün kıldığı için sürekli yenilenen bir tekrarın varlığını öne çıkartır. Filozofun deyişi gibi; “İnsan bir ırmakta iki kez yıkanamaz.” Çünkü hem ırmak ve hem de insan bir an önceki ırmak ve insan değildir. Biri değişirken diğeri sabit değil, değişkenlerin birlikte değişmeye devam ettiği bir oluşu dikkate almalıyız. Bu insanın sorumluluğunun derinliğini ifade ederken, hayata müdahale edebilme istidadının gücünü de gösterir. Düşünce işte bu müdahalenin sahih ve sıhhatli bir şekilde yapılabilmesini sağlama adına oluşunu süreklileştirerek her yeni durumu da içerecek ilkesel bir bütünlüğe sahip olmalıdır. Bunun için üç temel ilkesi var olmalıdır.

İlki, elastikiyettir. Düşünce elastikiyeti kazandığı oranda yeni bir şeyi kabul ederken esnek bir şekilde onu içerir ve bünyeye kabulünü sağlar. Düşünce bu esnekliği sayesinde kendini korumaya alırken yeniyi karşılarken hareketli oluşunu da teminat altına alır. Elastikiyet, dışarıdan yapılacak saldırıları göğüslerken hareket kabiliyeti vereceği için saldırıları bir zarar görmeden savuşturmayı da sağlayabilir.

İkincisi inceliktir. Buradaki incelik, düşüncenin yeni olana karşı dirençli bir beklemeyi içermesi anlamını taşımaktadır. İncelik, kabanın karşılığı değil, kalın olanın karşılığı olarak düşüncedeki yerini almalıdır. Bu incelik oluşun serüveninde önemli bir etken olarak varlığını kalıcılaştırdığı oranda içerde veya dışarıdaki değişimi önceden ön görerek ona uygun bir tepkinin oluşumunu belirleyici olur. İncelik bir duyarlılığı da işaret ederek bu duyarlılığın sağlayacağı zemin üzerinden gerilimin dengesini bulmasına katkı sunar. Düşünce, bu inceliği sayesinde projeksiyonunu daha uzaklara tutarak o aydınlatma üzerinden meydana gelmeden oluşun parçalarının varlığına dair beceri, bilgi ve duyarlılık elde ederek yerli yerine oturtulmasına kaynaklık eder. Elastikiyet ve incelik sürekli düşüncenin daha da kendisini geliştirmesinin motor gücü haline gelirler.

Üçüncüsü ise estetiğidir. Estetik olmak, birçok zor hareketi gerçekleştirme imkânını kazandırır. Böylece sürprizin düşünceyi zora sokma becerisine karşı yeni bir sürprizle karşılık vererek estetik zeminini güçlendirecek pozisyonu sayesinde bu müdahaleden daha da güçlenerek çıkmayı garanti eder. Estetik hem bedensel anlamda hem ruhsal anlamda olayı, olguyu, durumu veya özneyi diğerlerinden ayırmayı ve ona önem vermeyi sağladığı, hatta ona bir tür aşkınlık kattığını da söylemek mümkün. Bu aşkınlığı düşünce estetik algısı ve beğenisi üzerinden elde eder. Yani düşünce kendisini sürekli aşarak yeni düşüncelere ulaşma gücünü bu estetik oluşu üzerinden elde eder.

Bu üç temel ilke düşünceye yön, ufuk ve anlam katmada temel özellikleri arasında sayılmalıdır. Böylece düşünce; hem insanla, hem de hayatla buluşturularak yenilenme bilincini tazeleyerek, sürekli kendini aşmaya ve aşkınlıkla süreklileşen bir ilişki ağı kurmaya istidat kazanacaktır. Böylece düşüncenin sistemleşmesi ile sistematiği arasındaki farkı da görmüş oluruz. Her sistem deneyimi mevcudu anlama ve çözümleme açısından bir öneme sahipken mevcudu sınırladığını ve aynı zamanda öldürdüğünü de söylemek gerekir. Çünkü her somutlama girişimi anlamın yokluğa tevdi edilmesine yaradığı şu son iki yüzyıldır yaşadıklarımızın işaret ettiği temel bir gerçekliktir. Friedrich Nietzsche’nin “Tanrı öldü” sözünün tekabül ettiği anlam alanı da burayı işaret etmektedir. Modernlik bir sınır çizme ve o sınırlara hapsetme girişimi olarak kayıtlara geçti. Dolayısıyla her sınır, özgürlüğü yok etmektir. Bu noktada sınırların mutlaklaştırılmadan işlevselliklerinden istifade edebilmenin zemini de düşüncede bu oluşun düşüncenin karakteristik yapısı haline getirilmesine bağlı olduğunu söylemek bir sorumluluktur.

Düşüncede oluş, düşünceyi oluşun akışına tevdi ederken onu belirgin ana çizgilerle takip edilmesine de zemin oluşturacak bir yapıya sahip olmasına imkân tanımaktır. Oluş, varlığın süreklileşen devinimine denk gelecek bir düşüncenin varlığı için kaçınılmaz bir özellik ve durum taşır. Bilgi ile algı arasındaki gerilimi dengede tutarak düşüncenin oluş üzerinden algıyı güçlendirmesi ve bilginin algıyı besleyen bir karaktere dönüşümüne de zemin kazandırır.

Oluş, düşünce için düşüncenin sahip olacağı her ilkeyi dinamik, dingin ve dirençli kılarak yeniliğe açık tabiatını oluşturarak meydana gelebilecek her zemini, zamanı, idraki veya olay, durum, olguyu doğru bir şekilde idrake sunacak bir vasatı kuracağını söylemek yanlış olmasa gerek!

İnsan kendi hayatını yaşarken sürekli oluşa tanıklık eder, bu tanıklığını düşünceye taşır ve düşünceyi bu oluşun sürekliliğine tabi kılarak kendi hayatının oluşumunun tanığı haline gelir. İşte oluş, kendisi süreklileşen ve anlamın kaynağı oluşunu da taşıyarak sürekli düşüncenin ana gündemi haline gelir…

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya