Tanrıyı oynayanlar ve İslam Medeniyetine ağıt

Tanrıyı oynayanlar ve İslam Medeniyetine ağıt

Cuma, 19 Temmuz, 2019 - 06:30
Dilaver Demirağ
Araştırmacı-Yazar ve doğa korumacı aktivist
Batı uygarlığı yaklaşık üç yüz yıldır rakipsiz olmanın rehavetinde. Bundan dolayı da dünyayı kendi keyfine göre örseledikçe örseliyor. Dünyaya kendi çıkarlarına uygun düşecek bir nizam verme derdindeler ve yazık ki alternatiflerinin olmaması, karşısına rakip bir medeniyetin çıkmaması da bu şımarıklığı, bu kibri besliyor. Bu uygarlığın tarihi her ne kadar Eski Yunana uzansa da -ki Eski Yunan Uygarlığı da Mısır ve Fenike’nin ürünüdür- modern tarih kibirli bir öznenin yeryüzünde hâkimiyet tesisi ile başlar. Emperyalizm, Tahakküm ve Doğanın Yıkımı bu tasavvurun ürünüdür ki onun da ardında Hümanizm düşüncesinin insan tasavvuru vardır.

Hümanizme göre insan herşeyin ölçüsü olduğu gibi kendi varlığını kendinden alan ve bu nedenle de özerk bir varlıktır. Özerk bir varlık olduğu için de özgürdür. Özgürlük adeta genlerine kazınmıştır. Bu nedenle insan kendine kendi istediği gibi bir dünya kurabilir, aklı ile dünyanın bilgisine tam haiz olarak doğaya istediğini yaptırtabilir.

Yunan mitlerinden Promethus hep özgürlüğün sembolü sayılır. Ancak özgürlük tam da kendi kaderini ellerinde tutan tanrılara karşı kazanılmıştır, onlardan sökülüp alınmıştır. Tam da böyle olduğu için insan tanrıdan bağımsız olmaya hak kazanmıştır. Promethus çatışkıyı temsil eder. Ama Promethus o kadar da masum değildir çünkü ateşi çalarak insanlara veren Promethus, tanrılara ait olan bir bilgiyi insanlara vererek insanların tanrı olabilme potansiyelini onlara kazandırmıştır.

İşte tam da mesele buradadır. Promethus miti ile özne fikri yana yana geldiğinde Tanrının ölümü ile boşalan tahta oturan insan artık tanrı olmuş ve dünyaya kendi istem ve taleplerine uygun bir biçimde yön verebilme imkânı elde etmiştir. Özgür olmak insana tanrı olmanın da kapısını aralar. Mary Shelley’in Frankenstein romanı da bunu anlatır bize. Promethus’un cesaretinin tehlikeli yanı.

Bugün olanlar tam da bu. Yapay rahimden robot cinselliğine; yapay zekâdan biyogenetik tecrübelerine kadar birçok olgunun yol açacağı felaket sonuçların temelinde bu tanrı olma meselesi var.

Bir başka yazıda bunu daha geniş ele alacağım ama sonuçta diyeceğim nokta şu: Tanrıyı unutan Batı uygarlığı artık aşılmadık sınır bırakmıyor ve bu aşılan sınırlar neticesi ile hem diğer canlılara, hem de insanın kendisine en kötü acıları yaşatıyor. Ama bunları zerre umursamıyor. Çünkü kendisinin üstün diğerlerinin ise ona tabi ama aynı zamanda onun oyun hamuru gibi olduğuna inanıyor. Son iki yazıda ısrarla anlatmaya çalıştığım şey de bu. İfsad yani bozma yani İslami kavramlaştırma ile zulüm. Zulmün kaynağında ben olgusu var. Yani ego. Bu olguda kendisini modern düşüncedeki özne yani faail olan etkin olan, dünyaya hâkim olmak hakkını kendinde buluyor.

İşte tam da onun karşısında yer alacak rakip medeniyetin olmaması bir talihsizlik.

İslamcılık ve başka bir uygarlık mümkün

Batı uygarlığı seküler olduğundan ve bu dünyayı mutlak ilan ettiğinden beri Dostoyevski’nin ünlü sözündeki gibi “Tanrı yoksa her Şey mümkündür” konumunda hümanizm ve aydınlanmacı akıl bir başka yazının bahsi olsun deyip teori ile fazla meşgul etmeden sonuçta şunu diyebiliriz:

Bu uygarlık geldiği noktada tanrıyı oynayan başkalarının ölümü ve hayatı üzerinde mutlak hâkimiyet kurmayı amaç edinen, buna mukabil kendisi ölümsüzlük peşinde koşan bir bencillik uygarlığı.

Şu an kilise bu gidişatı durdurabilecek bir konumda değil, çünkü artık Kilise adeta folklorik bir halde, buna mukabil manevi açlığı gidermek için devrede olan New Age inançlar da Doğu Bilgelikleri de –elbette otantik özelliklerini büyük oranda kaybederek Batılılaşmış olduklarından- bu uygarlığın önünü kesebilme gücünden yoksun.

Batı uygarlığına daha doğrusu onun hâkimiyetçe yapısına yön veren elitler de bunun farkında ve tam da bu nedenle Medeniyetler Savaşı ve İslamofobi projeleri ile derdin gerçek şifası olacak bir inanç sistemini fosilleştirme çabasındalar. Önlerindeki tek potansiyel engelin de İslamcılık olduğunu gayet iyi biliyorlar ve onu ya piyasa İslamcılığı, ya liberalleştirilmiş İslamcılıklarla Batı uygarlığının eklentisi yaparak içini boşaltıyor, ya da IŞİD tarzı sözde cihatçılık ile onu alabildiğine çirkinleştirme ve yok edilesi bir öteki yapma derdinde. Bunun yanısıra batıda örneklerini gördüğümüz folklorize edilmiş sufilikler ile de İslamcılığın dişleri sökülmüş olmakta.

İslamcılığın kendi içindeki hataları, yanlışları, İslamdan gelen Muvahhid özgürlük kavrayışını hayata geçirememiş olması üzerine çok şey yazılabilir. İslamcılığın bana göre en temel eksiği İslami Hilafet anlayışını modern devlet üzerinden var edebileceğini düşünmüş olmasıydı. Bu bir imkânsızlığa talip olmaktı. Çünkü modern ulus devletin yapısal özellikleri de sonuçta modernite dediğimiz aydınlanma düşüncesinin ya da bir başka ifade ile seküler Batı uygarlığının bir ürünüdür.

Nihayetinde modern devlet bir yeryüzü Tanrısıdır. İnsanların hayatını dönüştürme ve onları istediği yöne götürebilme imkânlarının zorlanmasıdır. Yani modern devlet bir sosyal mühendislik mantığına yaslanır ve onun da arka planında özne fikri vardır. Özne sonuçta etkin olan edilgin olan ikiliğine dayanır. Burada aktif olan taraf eyleyen, fail olandır. Pasif olan ise deyim yerinde ise oyun hamuru gibi istediği biçimin verilebileceği bir şeydir. Modern devlet fikrinde de fail olan yani fiilleri ile aktif bir biçimde nesnesi üzerinde hükümranlık kuran devlettir. Buna mukabil toplum oyun hamuru gibi biçim verilecek nesnedir. Hal böyle olduğu için bütün modern devletler totaliter olma istidadını içermekle birlikte modern çağda din kuralları ile modern bir devletin birleşimi o devleti daha da totaliter kılma potansiyeli taşır. Mısır’daki Müslüman Kardeşler tecrübesinin arka planındaki temel eksiklerden birisi de buydu.

Buna mukabil İslam hilafetinde her şeyden önce ne özne vardır, ne de ümmet bir oyun hamurudur. Hilafet sınırlı yetkilere sahip ümmetin memurudur. Hadimül Hadameyn ifadesi her ne kadar Harem-i Şerif için kullanılan bir sıfat olsa da hilafet aslında tam da böyle bir şeydir.

Modern devlet verilen hakları isterse geri alabilir. Buna mukabil İslam toplumunda devlet bunu yapamaz. Şeriat tarafından belirlenmiş olan sivil medeni haklar hiçbir devletin aşamayacağı mutlak sınırdır. İşte sosyal mühendislik mantığı ile tıpkı teknik ve bilimde olduğu gibi sınır olgusunun yokluğu modern devletin temel özelliğidir. Bu bakımdan İslami idare biçimi olan Halifeliği modern devlete uyarlayamazsınız. Çünkü ikisinin dayandığı varoluşsal temeller tamamı ile farklıdır.

Bu yazının amacı İslamcılık projesinin eleştirel değerlendirmesi olmadığından bu kadarla yetinmiş olayım. Sonuç olarak söylemek istediğim, İslamcılık Batı uygarlığı karşısında gerçek bir alternatifti çünkü nihayetinde İslamcılık İslamdan feyz alan bir siyasi düşünce.  Bu yaslanmanın ne kadar otantik olduğu olacağı ayrı bir bahis olmakla birlikte sonuçta alternatif olan İslam’ın kendisidir.

Tam da bu yüzden bunun farkında olan Modern Batı uygarlığı ve onun esas yön vericisi olan elitler böyle bir alternatifin doğmaması için dört bir koldan saldırı içindeler.

İslam Medeniyeti ile doğa arasındaki ilişki de başka bir yazı konusu olacak kadar önemli bir konu olmakla birlikte, İslam ekolojik dengeyi bozmadan faaliyet yürütmeyi esas alan bir medeniyet tesis etti. Bu bağlamda da İslam ekolojik fesadın da çaresi olma potansiyelini içinde taşımakta.

İslam insanı da yöneticiyi de mütevazı olmaya zorlayan bir kulluk inancı üzerinden yapıldığı için insan kendi haddini bilir ve yaratıcı rolü oynamaya kalkmaz. Üstelik adalet nedeni ile İslam’a gerçek manada sadakat gösteren bir siyasi sistem emperyalist olamaz. Son İslam imparatorluğu olan Osmanlı İmparatorluğunda olduğu gibi sömüren değil hizmet götüre bir sisteme sahip olur.

Elbette tüm bunların teoride böyle olduğunu pratikte ise eksikler olduğunu biliyorum. Ama bildiğim tek şey İslam dünyayı fesada uğratmadan bir uygarlık biçimi kurarak, dünyayı barış içinde yönetebildi. Savaş olmadı mı oldu; sömürü olmadı mı oldu; doğaya karşı kötülükler işlenmedi mi işlendi. Ama bunlar eninde sonunda yöneticilere mal edilebilecek hatalardır. Çünkü İslam sömürgeciliği ve bu sömürgeciliğin her biçimine -ekolojik sömürgecilik de dahil- meşruiyet sağlayan özne ve rasyonalizm fikrine yaslanmaz. Çünkü İslam’da tek bir özne vardır Allah.

İnsanın iradesi de sonuçta mutlak değil, görelidir. Bu yüzden insan için sınırsız bir özgürlük alanından söz edilemez. İnsan, eninde sonunda Allah’ın kurduğu düzen içinde onun kendisine verdiği izin dahilinde hareket eder. Bu sınırın ötesine geçme ise Allah’a rakip olmaya teşebbüs etmektir ki, bu da şirktir.

İşte tam da bu yüzden Modern Batı uygarlığının şifası İslam’dır. Ve o inanç üzerinden bir siyasi sistem inşaa etmek isteyen İslamcılık da tam da bu yüzden Batı için yok edilmesi gereken gerçek bir rakiptir.

Biz Müslümanlara çok önemli bir görev düşüyor: Bizi sürekli savaşlarla, çatışmalarla meşgul edip kafamızı kaldırmaya engel olan Batı uygarlığına inat İslam’ı, bu çağın hakiki alternatifi yapmak için çaba sarf etmek ve bunda da ısrarlı olmak. Bunu başarırsak Allah’ın da yardımı ile eninde sonunda zafer bizim olacaktır. Yeterki buna inanalım.

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya