Çatışmadan uzlaşmaya devlet kurma dersleri

Çatışmadan uzlaşmaya devlet kurma dersleri

Salı, 9 Temmuz, 2019 - 14:45
İsrail güçleri ile girdikleri çatışmalarda tekerlek yakan Filistinli gençler (Reuters)
Londra/Şarku’l Avsat
Bağımsızlığı sağlayan bir kurallar kitabı yoktur. Tarihin bizlere verdiği dersler ise çok acımasızdır.

Birkaç gün önce; kendi özel devletini kurma hakkını talep eden kurtuluş hareketlerinden birinin lideri, bana bunu gerçekleştimenin en iyi yolunun ne olduğu sorusunu yöneltti.

Elbette bu, kolay bir soru değildi ama hayatım boyunca dünyanın farklı bölgelerinde tanık olduğum kaderini tayin etme hakkı için yürütülen çatışma ve savaşlardan yola çıkarak ona bir cevap vermeye çalıştım.

Ona verdiğim yanıt; kendi kaderini tayin etme ve devlet kurma ile ilgili akademik çalışmalara, hukuki analizlere ya da kitaplara değil bizzat özel deneyimlerimden çıkardığım derslere dayanıyordu.

Ben ve başında bulunduğum Independent Diplomat kuruluşu, yakın bir zamanda bağımsızlığına kavuşan 3 devlete bu konuda danışmanlık ve rehberlik etmiştik. Bu ülkeler; Kosova, Güney Sudan ve Karadağ’dır.

Bunun dışında; şu ana kadar bağımsızlık hedeflerini gerçekleştiremeyen birçok hükümet ve partiye de bu konuda öneriler ve tavsiyeler sundum. Bununla Filistin ve Katalonya’yı kastediyorum.

Buna ek olarak; Batı Papua, Keşmir, Batı Sahra, Somaliland ve hatta Güney Tirol bölgesinde danışmanlık yaptım ya da liderler ve aktivistlerin hesabına çalıştım. Bunlar gibi en az 5 kurtuluş hareketini temsilen BM Güvenlik Konseyi toplantılarına katıldım. Eski bir İngiliz diplomat olduğum için kimi zaman birinci sınıf muamele görürken kimi zaman ayaktakımı ve serseri muamelesi gördüm hatta bazen bir ülkeye giriş yapmaktan men edildim.

Özellikle bu son deneyim, ilk dersin temelidir. Bu ilk ders, kendi kaderini tayin etme hakkını kullanmak isteyen devletler için oldukça zordur. Örneğin nasıl Avrupa ve Asya yakaları ile Türkiye, Noel ya da Şükran Günü için oylama yapmıyorsa mevcut uluslararası sistemdeki devletler de kendi içlerinden yeni bir devletin çıkmasına şiddetle karşı çıkarlar.

Bu belki de şaşırtıcı değil çünkü Nijer’den İspanya’ya dünyanın birçok ülkesi bu bölünme düşüncesinden korkmaktadır.

Sonuç olarak küçük bir bölgeyi yönetmek isteyecek bir hükümet ya da liderlik, haklarını baltalayacak ve onları tehlikeye atacak bir “ayrılık” karşılığında kızgınlığını saklayacak bir halk yoktur.

Ancak işler bu şekilde yürümez ve çoğu zaman sadece baskıcı yöntemlere başvurarak güçlü duyguları bastırmaya çalışarak çözülmez. Buradan yola çıkarak; Katalan milliyetçiliğine karşı İspanya’nın takip ettiği politikanın aksine İngiltere’nin İskoçya’nın Birleşik Krallık’tan ayrılması ve bağımsız olması için referadum düzenlemesine izin verme kararını istisnai ve bilgece bir karar olarak kabul edebiliriz. Nitekim Katalonya’da barışçıl bir referandum düzenlenmesine katılanların çoğu bugün hala cezaevindedir.

Kendi kaderini tayin etme hakkı ile ilgili bütün meselelerde (Filistin dışında) devlet olarak var olan rejim en başından beri buna karşı düşmanca bir tavır benimsemiştir.

Örneğin Kosova ve Güney Sudan’da; BM, AB ve diğer kuruluşlara katılmaya yönelik temel eğilim olumsuzdu ve sonunda da yok olup gitmişti  (Bu değişime yol açan ve hala Kosova’nın BM’ye katılmasına engel olan nedenlerden daha sonra bahsedeceğiz).

Bu iki örnekte de diplomatik prosedürler çok sancılıydı ve ilgili herkes için açık bir sonucu ortaya çıkarmıştı o da: Savaş ve çatışmalardan kaçınmak için bu 2 devlet kurulmalıdır.

İkinci dersin kaynağını bana göre bu metodolojik düşmanlık oluşturmaktadır: Bir devlet kurmak için belirli bir başvuru süreci, bir komisyon ya da benzer meseleleri tetkik edecek uluslararası prosedürler yoktur. Aynı şekilde kaderinizi tayin etme hakkına nasıl sahip olacağınızı anlatan internet siteleri de yoktur. Her bir meselenin diğerinden farklı kendine has özellikleri vardır. Ama özetle kendisi bunun için çabalamadıkça hiçbir devlet bağımsızlığına kavuşamayacağını söyleyebiliriz. Her ne kadar bir devlet olarak tanınması diğer devletlerin de kendisini tanımasına bağlı olsa da hiçbir çaba harcamadan hiç kimse kendisine öylesine bağımsızlık vermeyecektir.

İşte sorunun özünü teşkil eden paradoks budur: Tek yanlı bağımsızlık ilanları çok az şey elde edilmesine ve çoğu zaman karşı tarafı kışkırtarak daha çok direnmesine yol açacaktır.

Kendi kaderini tayin etme sürecinin hiçbir kurumsal niteliği olmadığı için (bazı ilginç örnekler dışında) kendisinin teorik olarak belki ama pratik olarak kesinlikle hukuk ile bir bağlantısı yoktur. Bir devletin kurulması için gereken kriterleri sınıflandıran büyük hukuki metinler sayılamayacak kadar çoktur.

Bu metinlerin en önemlileri de: Montevideo Anlaşması ve benzerleridir. Ama bana göre bu tür metinler yalnızca geriye dönük analizlerde kullanılan araçlardan ibarettir. Çünkü bir devletin bağımsızlığını kabul edip etmemek her halükarda diğer bir ülkenin siyasi seçeneği olmayı sürdürecektir.

Hükümlerinin bu tür kararların alınmasına ve uygulanmasına gücü yetse de (Uluslararası Adalet Divanı’nın Batı Sahra meselesinde yaptığı gibi) uluslararası mahkemeler de bu gibi konularda nihai kararlar verememektedir. Çünkü hukuki gerekçeler siyasi gerekçeleri destekleyebilir ama asla büyük bir öneme sahip olamazlar.

Buradan yola çıkarak bir keresinde Kosova hükümetine, devlet statüsünü kazanması ile ilgili olan ama hukuki alana ait bir belgeyi geçirmemesini tavsiye etmiştik. Peki neden bunu tavsiye ettik? Çünkü Kosova’nın bağımzsızlık talebi siyasi yönden güçlüydü.

Nitekim Kosova halkının büyük bir çoğunluğu bağımsızlık istiyordu ve kendisi 1999 yılından beri kendi kendini yöneten bir oluşumdu. Hukuki yönden ise zayıftı.

Ancak sadece bir meselede hukuk önemli bir rol oynamıştır ki burada da söz konusu hukuk uluslararası değildi. Karadağ meselesinde; Sırbistan ve diğer dünya ülkeleri Karadağ’ın bağımsızlığı için bir halk oylaması düzenlenmesini ve bu oylamanın sonucuna dayanarak bağımsızlığını deklare etmesini kabul ettiler. Çünkü varlığını sona eren

Yugoslavya Federal Cumhuriyeti anayasasında Karadağ’a cumhuriyet statüsü verilmişti. Karadağ’ın, Tito’nun Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti  için hazırlamış olduğu anayasada bu statüye sahip olduğu ortaya çıkmıştı. Kosova ise söz konusu ülkenin bir parçası olsa da kendisine bu anayasal statü verilmemişti. Bu da Sırbistan’ın Kosova’nın eşit derecede meşru bağımsızlık talebine karşı çıkmak için başvurduğu argümanlardan birini oluşturuyordu. Buradan çıkarılan önemli sonuç ise üçüncü dersin temelini oluşturmaktadır: Meşruiyeti hukuk tanımlamaz ve tanımlaması da gerekmez.

BM’nin Filistin devletinin kuruluşunu talep eden kararları tek başına bir kitaplığı doldurabilir ama ne kadar çok olsalar da bugün ortada hala bağımsız bir Filistin devleti yoktur.

Dördüncü ders; Bağımsızlık hareketleri için katı ve acımasız bir derstir: Kendi kaderini tayin etme meselesinde büyük öneme sahip olan ülke kendi kaderine terkedilmiş olan ülkedir. Katalonya bölgesinin bağımsızlığı meselesinde Madrid’in şiddetli muhalefeti, en azından şu ana kadar Katalanlara kendi kaderlerini tayin etme hakkını verecek herhangi bir uygulamayı engellemeyi başarmıştır.

Somaliland meselesinde ise Mogadişu; dünya ülkelerinin Somaliland’ın istikrarını ve halkının kendi çabası ile inşa ettiği demokratik rejimi övmelerine rağmen bağımsızlığını kabul etmemeleri önündeki en büyük engeli teşkil etmektedir. Aynı şekilde Filistin’in bağımsız bir devlet olma yolunda yürüttüğü mücadelede en önemli taraf olarak birinci sırada İsrail’in (ikinci sırada ise az bir farkla ABD’nin) yer aldığını vurgulamak için Ortadoğu konusunda uzman birinin görüşüne başvurmaya gerek yoktur.

Beşinci dersin başlığı ise: Asla teslim olmamaktır. Şüphesiz bu ders, kurtuluş hareketlerinin en çok hoşuna gidecek olan derstir. On yıllardır politikacılar ve kendilerine uzman diyenler, Doğu Timor’un Endonezya’dan bağımsız olamayacağını düşündüler. Çünkü liderleri ya cezaevinde ya da sürgündeydi. Sürgündeki liderleri, BM gibi uluslararası kuruluşların eşiklerini aşındırıyor ve onlardan en iyi durumlarda kibar bir ret veya doğrudan bir kayıtsızlık muamelesinden başka (kendim de defalarca bununla karşılaştım) bir karşılık görümüyorlardı. Ama buna rağmen teslim olmadılar. Bugün ise Doğu Timor bağımsız bir ülkedir. Aynı şekilde Endonezya’da cesur Batı Papua liderleri ile de görüştüm. Batı Papua da kendinden önce Doğu Timor halkına da zulmeden baskı yönetiminin pençesinden kurtarılması gereken bir bölgedir. Batı Papua’nın bir gün mutlaka kurtulacağından ve bağımsızlığını elde edeceğinden son derece eminim. Çünkü liderleri; bu beşinci dersi çok iyi anlamış ve kendilerine hiçbir şekilde teslim olmayı ve haklarından vazgeçmeyi düşünmeyen ve düşünmeyecek  olan Keşmirlileri örnek almışlardır. Onlar azim ve kararlılıkla mücadelelerini sürdürmektedirler ve bu çabaları kesinlik boşa gitmeyecektir.

Altıncı ders özetle şu şekildedir; Uluslararası hukuk gibi “uluslararası toplumun” yükümlülüklerine de çok büyük bir önem atfedilmemelidir. Örneğin bağımsız bir Filistin devleti ile ilgili birçok BM kararı vardır. Bu kararlar arasında Genel Kurul’un, Filistin’e bir nevi BM üyeliği veren 1911317\67 sayılı kararı ile iki devletli çözüm önerisini getiren 242 ve 338 sayılı Güvelik Konseyi kararları da vardır. Fakat bütün bunlara rağmen Filistin, hala bağımsız bir ülke değildir.

Batı Sahra’ya gelince; BMGK 1991 yılında bu bölgede bir bağımsızlık referandumu düzenlenmesi kararını alsa da o tarihten bugüne kimi zaman yıllık kimi zaman da 6 aylık bazda bu taahhüdünü yerine getirmeyi erteleyip durmaktadır. Halk oylamasını kontrol etmek için uluslararası bir heyet bile oluşturulmasına ve bu heyet varlığını hala koruyor olmasına rağmen halk oylaması düzenlenmemiştir. Uluslararası toplum yani BM’yi yöneten ve 5 büyükler olarak bilinen etkili devletler grubu ise bu yükümlülüğünü yerine getirmek için kılını bile kıpırdatmamıştır. Bu nedenle; Filistinli dostlarıma bunu söylemekten rahatsızlık duysam da birçok kez şunu söylemişimdir: Bu devletlerin yükümlülüklerini yerine getireceklerine ve sadece bunu vaat ettikleri için özel devletinizi kurmanıza yardımcı olacaklarına inanmak büyük bir hatadır. Çünkü işler bu şekilde yürümüyor.

Yedinci derse gelirsek; Son zamanlarda ABD, tartışmalı kaderini tayin etme meselelerinde önemli ve temel bir rol oynamıştır. Nitekim Kosova ve Güney Sudan, ABD bunu istemeseydi ve uluslararası toplumun diğer üyelerini  de kendisine uymaya zorlamasaydı bağımsızlıklarını kazanamazlardı. Nitekim eğer ABD bir gün, bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasının –olması gerektiği gibi-  zamanı geldiğine karar verirse bana göre bu kesinlikle gerçekleşecektir. Kendi kaderini tayin etme hakkını uygulama bağlamında; çok kutuplu dünya hala –en azından şu ana kadar-  yeterince söz sahibi değildir. Resmi olarak (dolaylı olarak kabul etmiş olsa da) bağımsızlığını tanımayı reddettiği Kosova’nın aksine Rusya, örneğin Abhazya ve Güney Osetya’yı bağımsızlıklarını talep etmeye teşvik etmiştir.

Bunun sonucunda bu 2 muhtemel devlet aralarında Rusya, Suriye ve Venezuela’nın olduğu 5 ülke tarafından tanınmıştır. ABD’nin özerklik meselelerinde belirleyici bir karar merci olarak sahip olduğu önemin halihazırda azalan etkisi ve nüfuzuna rağmen önemini koruyup korumayacağı ise başka bir meseledir.

Ve sonunda hepsinden kötü olan derse geldik.

Somaliland demokratik bir oluşum, savaşların böldüğü Afrika Boynuzu’nda parlayan bir istikrar ışığıdır. Somali’nin kuruluşundan önceki döneme uzanan ve bağımsız bir devlet kurması konusunda sahip olduğu hukuki argümanlar güçlüdür ve halkın ezici bir çoğunlukla bağımsızlıktan yana oy kullandığı bir halk oylaması ile desteklenmiştir. 1991 yılından bu yana (İngilizlerin topraklarından ayrılmasından sonra olduğu gibi) Somaliland barışçıl bir şekilde bağımsız bir devlet olarak tanınmayı talep etmektedir. Buna rağmen; dünyanın hiçbir ülkesi tarafından net bir şekilde tanınmamıştır. Hatta bugün, sanki kendisi gerçekten böyleymiş gibi BBC kanalı ve bazı taraflar tarafından “ayrılıkçı” bir ülke muamelesine maruz kalmakta ve aşağılanmaktadır.

İlgili devletler bunu hiçbir zaman itiraf etmeseler de şiddet, Kosova’nın bağımsızlığını deklare etmesi ile sonuçlanan sürecin fitilini ateşleyen kıvılcımdır.

İşgal altındaki Batı Sahra’nın yerli halkını temsil eden Polisario Cephesi yaklaşık 30 yıldır; uluslararası toplumu kendi kaderlerini tayin etme konusunda vermiş olduğu referandum taahhüdünü yerine getirmeye teşvik etmek için barışçıl ancak sonuç vermeyen diplomatik çabalar sarfetmektedir. Bütün bu süre boyunca Polisario Cephesi, söz konusu bölgenin Fas topraklarına ilhakı gibi birçok kışkırtma girişimleri ile karşı karşıya kalsa da çatışmalara dönmeyi ve askeri güç kullanarak bağımsızlığını elde etmeyi reddetti. Bir an bile sınırsız sabrından ve barışçıl bir çözüme yönelik derin bağlılığından vazgeçmedi.

Peki sonuç ne oldu? Batı Sahra hala kendi kaderini tayin etmek için bir halk oylaması düzenleme fırsatını elde edemedi. Yakın bir zamanda bu tür bir halk oylamasının gerçekleşme olasılığına yönelik beklentiler de oldukça düşük. 1975 yılında Fas, Polisario Cephesi üyeleri ile 175 bin kişiyi bölgeden kovdu. Bu kişiler hala Büyük Sahra Çölü’nde kurulmuş olan mülteci kamplarında yaşamaktadır.

Sudan’daki uzun ve kanlı iç savaşı sona erdiren ateşkes anlaşmasının bir sonucu olarak Güney Sudan’da düzenlenecek halk oylamasından kısa bir süre önce bir sabah; merkezi New York’ta bulunan BMGK, halk oylamasını destekleyen resmi bir oturum düzenledi. Toplantıya Hillary Clinton, ABD Dışişleri Bakanı ve BM Genel Sekreteri gibi önemli isimler katıldı. Oturumda konuşması için davet edilen ve Güney Sudan’ın bağımsızlığı için mücadele eden Sudan Halk Kurtuluş Hareketi’nin liderine eşlik ettiğim için ben de bu toplantıya katılmıştım.

O gün öğleden sonra Güvenlik Konseyi tesadüf eseri ve münferiden, resmi olmayan istişareler adı verilen toplantılar bağlamında Batı Sahra meselesini ve bu konuda neden hiçbir adım atılmadığını tartışmak için toplanmıştı. Polisario Cephesi bu toplantıya davet edilmemişti ama diğerleri gibi o da özel odanın dışında toplantının sonuçlarını bekliyordu. Güney Sudan Hareketi’nin lideri, Batı Sahra Cephesi’nin lideri ile karşı karşıya geldiğinde ikisini birbirleri ile tanıştırdım. İkisi de bir kurtuluş hareketi lideri ve eski bir çeteler savaşçısıydılar ve inatla bağımsızlık talep ediyorlardı. Batı Sahra’nın temsilcisinin Güney Sudanlı lidere sorduğu ilk soru şuydu:

Size bağımsızlık için halk oylaması düzenleme izni verilirken bize neden verilmiyor?

Sudan Halk Kurtuluş Hareketi’nin lideri tereddüt etmeden şu karşılığı vermişti: Çünkü vaat edilen halk oylamasının düzenlenmemesi halinde savaşı sürdüreceğimizi herkese vurguladık.

Bu çok önemli bir dersti ama kesinlikle Kosova’da öğrendiğim dersten farklı değildi. Orada da BMGK, Kosova meselesi için harekete geçmeyi reddetti. 1999 yılında Sırbistan’ın bölge üzerindeki kontrolünün sona ermesi ile sonuçlanan NATO müdahalesinin ardından bile bu tutumunu birkaç yıl sürdürdü. O dönemde birçok görüşme gerçekleştirildi ama bu görüşmelerde; Kosova ve Arnavutluk nüfusunun çoğunluğunun elde etmek için çabaladığı bağımsızlık meselesine yönelik fiili adımlara neredeyse hiç yer verilmedi. 2004 yılında Kosova; hiçbir ilerlemenin kaydedilmesinden doğan hayal kırıklığından kaynaklandığını söyleyebileceğimiz kanlı ayaklanmalara şahit oldu. Bu ayaklanmalarda yaklaşık 14 kişi hayatını kaybetti. ABD’li ve  Avrupalı üst düzey yetkililerin asık bir yüzle yönlendirdikleri bölgeye şiddet hakim oldu. O esnada (İngiliz hükümeti tarafından BM’ye ödünç verilmiş bir diplomat olarak) Kosova’da bulunuyordum ve yetkililere şu tavsiyede bulunmuştum: “Bu bölgeye bağımsızlığını verin aksi takdirde bu tür olaylara hatta daha da kötülerine çokça tanık olacaksınız”. Benden sonra birçok kişi bunu dile getirse de ilgili devletler yine de Kosova’nın bağımsızlığını tanımadılar. Ama şiddet sonunda 2008 yılında Kosova’nın bağımsızlığı ile sonuçlanan “nihai statüyü belirleme” sürecinin fitilini ateşleyen kıvılcım oldu.

Bu ders bundan daha net ve açık olamaz ama asıl ihtiyacımız olan onu açıkça dile getirebilmektir. Uluslararası bir uzlaşıya varılması, dünyanın her yerinde görülen ve muhtemelen şiddet içeren kaderini tayin etme taleplerinden kaynaklanan sorunlara çözüm bulma görevini üzerine alacak bir forum inşa edilmesi gerektiğine inanıyorum.

Ortadoğu, Afrika ve Asya’da sınırların vasıfsız ve yeteneksiz sömürgeci yetkililer tarafından keyfi bir şekilde çizilmesi arkasında azımsanmayacak kadar çok sürüncemede kalmış kaderini tayin etme krizi bırakmıştır. Aynı şekilde 2 nükleer güce sahip ülke arasındaki anlaşmazlığın odağını oluşturan Keşmir de yerel ölçüde yeterince dikkate alınmamaktadır. Azınlıkların korunması, dış müdahalelerin engellenmesi, demokrasinin (buna ek olarak faydalı olabilecek şiddetten uzak durma talebinin) desteklenmesi gibi farklı taleplerin meşruiyetini belirlemek için bazı kriterler getirmeliyiz.

Bunun yanında; tahkim için mahkemeler dışında saygın ve gerçekçi kurumlar da icat etmeliyiz. Çünkü bu tür çatışmalar yasal tahkime tabi değildir ve siyasi meseleler sadece siyasi yöntemler ile müzakare ve daha fazla müzakare ile çözülebilirler.   

Bağımsızlık isteyen lidere anlattığım dersler bu şekildeydi. Kendisi de bunları büyük bir alicenaplık ama aynı zamanda tam bir ciddiyetle dinledi.

Elbette hepsi aynı ölçüde hoşuna gitmedi. Şu anda savaşıyor olsa da o aynı zamanda bir barış adamı ve bilge birisi. Bir parçası olduğum iki kaderini tayin etme meselesinin çözümünde, savaş tehdidinin sonuca götüren yöntem olduğunu kendisine söylemekten memnun değildim ama ne yazık ki gerçek buydu. Verdiğim 2 örnekte de bağımsızlığına kavuşan ülkelerden her biri ve özellikle de Güney Sudan sorunlar ve çatışmalar ile karşı karşıya kaldı.

Yerel rekabetler nedeniyle ülkede şiddet olayları arttı. Bu da onu yeni bir devlet kurmak isteyen herkesin çabalarına ket vurmak için uluslararası alanda sık sık başvurulan bir örneğe dönüştürdü. Ama benim gibi bağımsızlık emelleri taşıyan liderin de –bunun aksini- istediğinden ve kendi kaderini tayin etme taleplerinin ele alınması meselesinde çok daha rasyonel ve hepsinden de önemlisi barışçıl yöntemleri tercih ettiğinden oldukça eminim.

*Carne Ross; dünyanın birinci diplomatik danışma grubu Independent Diplomat'ın yöneticisidir.

Editörün Seçimi

Multimedya