ABD ve İran: Kederli bir geçmiş, karanlık bir gelecek

ABD ve İran: Kederli bir geçmiş, karanlık bir gelecek

Cumartesi, 22 Haziran, 2019 - 14:45
İranlıların 1979 yılında ABD Büyükelçiliği’nde alıkoyarak gözlerini bağladığı ABD’li rehineler (Reuters)
Londra/Şarku’l Avsat
Nobel ödüllü ABD’li yazar Pearl Buck, “Bugünü anlamak istiyorsan geçmişi okumalısın” der. Dünyaca ünlü edebiyatçı-şair Cibran Halil Cibran da, “Geçmişin sesini boğan geleceğe hitap edemez” der. Şu an ABD-İran ilişkilerinde yaşanan tam olarak bu. Her iki taraf da aralıksız kırk yıl boyunca ilişkilere damgasını vuran acılı geçmişin zincirini kıramadı. Bu da mevcut gerilimi düşürme çabalarını boşa çıkarıyor. Nitekim İran, Washington’un Tahran’daki rejimi değiştirmeye çalıştığını defalarca dile getirmişken ABD’nin başkentinde İran ile (gerek Başkan Trump yönetiminde gerekse sonra) yürütülecek olası müzakerelerin askıda kalan pek çok büyük meselenin ve çatışan çıkarların çözülmesini gerektireceğine dair bir inanç hâkim. Yapılması gereken en önemli şey de yüreklerde ve zihinlerde yer etmiş yaraların on yıllar sonra tedavi edilmesidir.

Gerginliğin arttığı, Körfez’deki petrol tankerlerine saldırılmasından birkaç gün sonra Bağdat’taki ABD noktalarının yakınlarına füzelerin düştüğü ve bölgedeki Amerikan askeri varlığının güçlendirildiği bir zamanda uzak geçmişte kök salan hikâyeler yeniden gün yüzüne çıkıyor. Bu hikâyeler beraberinde öyle kin ve anlaşmazlıklar getiriyor ki Washington’daki gözlemcilere göre bunların ABD ile İran’ı savaşın eşiğine sürüklemesi mümkün.

Rehin krizi halen sürüyor

ABD’lilere göre İran’ın komploları ve yayılmacı faaliyetleri, bugün ortaya çıkmış bir şey olmayıp 1979 İran İslam Devrimi’nden bu yana ABD’nin zihnine kök salıyor. Devrimin hemen ardından yaşanan ve tarihin en uzun rehin krizi olarak kabul edilen ABD’li rehineler krizi, kesintisiz 14 ay boyunca ABD’yi televizyon ekranlarına kilitledi. Her gün acı dolu sahneler izlemek, ABD’lilerde öfkeli duyguların doğmasına yol açtı ve belirleyici bir saldırı noktası ile ABD’lilerin ülkelerine yönelik bakışında halen iyileşmeyen bir yara oluşturdu. Vietnam Savaşı’nın sona ermesi ve ona binlerce kurbanın eşlik etmesinden sadece beş yıl sonra gelen bu saldırı, ABD’nin dünyadaki konumu ve rolünün değişebileceği ve ABD gücünün ve dünya üzerindeki etkinliğinin bir sınırı olduğu düşüncesini pekiştirdi.

Rehin krizi şu anda Beyaz Saray ya da Kongre’deki siyasi söylemlerde yer almıyor olsa da ABD’nin hafızasındaki yerini koruyor. Birkaç hafta önce bu krizin kırkıncı yıl dönümü idi ve bu vesile ile ABD televizyon kanalları, izleyicileri ile acı dolu fotoğraflar paylaştı. Ayrıca özellikle bu döneme çağdaş olmayan yeni nesillere, İslam Devriminin Manevi Lideri Ayetullah Humeyni’yi destekleyen yüzlerce öğrencinin ABD Büyükelçiliğini basarak 52 ABD’li diplomatı, 4 Kasım 1979’dan 20 Ocak 1981 arasındaki 444 gün boyunca nasıl alıkoyduğunu anlattı. Bu anlatıda bunun, İran’daki yeni iktidarlarının temellerini sağlamlaştırmak ve devrimin ardından yönetimden uzaklaştırılan Şah Rıza Pehlevi’nin müttefiki olan ABD ve Batı ile olan ilişkilere karşıt dinî iktidarı pekiştirmek adına Humeyni ile yetkilileri tarafından planlandığı ifade edildi.  

Krizin ardından gelen yıllarda acının boyutunu resmeden sinema filmleri yapıldı, şarkılar söylendi ve kitaplar yazıldı. Bu acının bedelini Jimmy Carter da bir sonraki başkanlık seçimlerinde Başkan Ronald Reagan’a karşı aldığı ağır yenilgiyle pahalı bir şekilde ödedi. Ancak bu krizin ABD halk kültürüne yönelik yansımaları hemen sonraki yıllarla sınırlı kalmayarak olumsuz çağrışımları bugüne dek uzandı. Nitekim BBC’nin 2013 yılında, Barack Obama döneminde yaptığı bir anket, ABD’lerin %87’sinin İran’a karşı olumsuz bir bakış açısına sahip olduğunu ortaya koydu. Bu oran, diğer ülkeler arasındaki en yüksek oranı temsil ediyor. ABD’li Pew Araştırma Merkezi’nin geçen yıl yaptığı bir başka ankete göre ise ABD’lilerin yüzde 39’u, İran’ın etkinliğinin sınırlandırılmasının ABD’nin öncelikli dış politikası olması gerektiğini düşünüyor.  

İran’ın kodları değişmedi

ABD’nin Pittsburgh Üniversitesi’nde Ulusal Güvenlik ve Dış Politikalar Profesörü olan Ross Harrison, “Trump yönetimi, İran’ı kamuoyu önünde ya da Amerikan siyasi koridorlarında şeytanlaştırmak için çok az şey yaptı. Zihniyet, İran’a karşı harekete geçmeye zaten hazırdı. İslam Devrimi, yalnızca siyasal İslam’ın ve İran milliyetçiliğinin ABD’den tam destek alan bir rejimi düşürebileceğini göstermedi. Rehin krizi, İran’ın Ortadoğu’daki Amerikan nüfuzuna direnişi olarak bilinen çatışmaların da başlangıç adımı oldu. Üstelik ABD’lilere ve tüm dünyaya Ortadoğu’da yeni kurallar koyan birilerinin var olduğunun da işaretini verdi. İran, diplomatik örfleri ve elçiliklerin dokunulmazlığını çiğneyerek, Washington’un onurunu ve ülkenin saygınlığını ezerek bize bu yeni kuralların ne olduğunu gösterdi. İran, ABD’lilerin gözündeki nefret dolu bakışları yumuşatmaya çalışmak yerine hem Suriye hem de Lübnan Hizbullahı ile birlikte bölgedeki ABD güçlerine karşı ‘direniş cephesini’ oluşturmak için büyük çaba sarf etti. Bununla da İran Devriminin ABD’ye karşı olan kodlarının değişmeyerek Tahran’da nesilden nesile aktarıldığını Washington’daki karar alıcılara unutturmamış oldu” değerlendirmesinde bulundu.

Çatışma ve meydan okumanın tarihi

Rehin krizi ve onun öncesinde İslam Devrimi’nin elim hatıraları, son yıllarda Washington ile Tahran arasındaki ilişkilerin yol haritasını çizen şey oldu. Nitekim İran, ABD’nin Ortadoğu’daki stratejik çıkarları için bir tehditti. Hâlbuki daha önce Washington’un güçlü bir müttefiki olarak Sovyetler Birliği’ne karşı ciddi bir rol oynamıştı.

Independent Arabia’dan Tarık eş-Şami’nin haberine göre Ronald Reagan’ın yönetiminden sonraki yıllarda ABD, İran’a yaptırım uygulamaya devam etti ve Irak ile olan savaşta İran’a karşı Bağdat’ı destekledi. Senato’nun yayınladığı bir rapora göre Beyrut’taki ABD Büyükelçiliğine ve ABD misyonlarına yönelik terör saldırıları gerçekleşti ve yüzlerce ABD vatandaşı bu saldırılarda hayatını kaybetti. Daha sonra ABD mahkeme belgeleri, bu saldırıların Tahran’dan aldığı emirler doğrultusundan Hizbullah tarafından yapıldığını ortaya çıkardı. Bunun ardından Amerikan yönetimi, Saddam Hüseyin rejimini çeşitli silahlarla besledi.

80’li yılların ortasında İran’ın solcu Nikaragua hükümetini devirmeye çalışan Kontra isyancılarından bedeli karşılığında Amerikan silahları satın almasına ilişkin Contra-Gate (İran-Kontra ya da İrangate) skandalın patlak vermesine rağmen Reagan yönetimi, İran’a yalnızca Lübnan’da alıkonan Amerikalı rehinlerin serbest bırakılması için müdahale etmek istiyordu. İlişkiler çok geçmeden, ABD’nin 1988 yılında Körfez sularına deniz mayınları yerleştirmenin bir cezası olarak İran’a karşı bir deniz savaşı başlatmasıyla hızla kötüleşti. Bu saldırı, İran’ı baskı altında tutarak Irak ile olan savaşını durdurmasına katkı sağladı.

ABD-İran ilişkileri, Baba Bush döneminde de bu minvalde devam etti. Ancak Bill Clinton döneminde, ABD şirketleri İran ile iş yapmaktan men edildi. Her ne kadar İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi, ABD’deki 11 Eylül saldırıları kurbanlarına empati ile yaklaşmış ve “Yüce Rehber” Ali Hamaney, Cuma namazından ‘Amerika’ya Ölüm’ sloganını geçici bir süreliğine kaldırmış olsa da Oğul Bush, 2002 yılında Irak ve Güney Kore’nin yanı sıra İran’ı da ‘şer odakları’ arasına kattı. Barack Obama’nın ABD Başkanlığı koltuğuna oturması ile birlikte ilişkilerde bir gel git yaşandı ve nihayetinde nükleer anlaşma ve İran’ın nükleer güçlerinden vazgeçme taahhüdü ile birlikte İran’a yönelik uzun yıllardır süren yaptırımlar kaldırıldı.

İran’ın ABD’lilerin Musaddık’ı devirmesine odaklanması

İran’da siyasi ve dinî yönetim, ABD’nin İran’a ait herhangi bir siyasî nüfuza karşı mücadele ettiği fikrine kilitlendi ve İran’ın propagandacı söylemi, Washington’a karşı mücadele konusunda daimî bir itici güç sağlayacak şekilde tehdit ve tehlike hislerini yoğunlaştırmaya odaklandı. Bu çatışma bağlamında Tahran, İran halkını, Washington’un sadece mevcut rejime değil herhangi bir ulusal bağımsızlığa karşı olduğuna inandırmak amacıyla 1979 İslam Devrimi öncesindeki olaylara, ama özellikle de 1953 yılında yaşananlara ışık tutuyor. Bu doğrultuda ABD Merkez İstihbarat Teşkilâtı CIA’nın İngiltere İstihbarat Teşkilâtı MI6 ile işbirliği yaparak seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Musaddık’a karşı bir darbe düzenlediği defalarca dile getirildi. ABD bu darbeyi düzenlediğini altmış yıl sonra Barack Obama döneminde itiraf etti.

Mevcut dini rejim ile Muhammed Musaddık’ın taşıdığı sivil reformcu laik fikirler arasındaki ideolojik farklılığa rağmen Tahran, onun 1950’lerdeki kısa iktidar yıllarında, Anglo-İran petrol şirketini millileştirmek suretiyle İngiltere nüfuzuna meydan okuması ile elde ettiği popülerlikten faydalanmak istedi. Amacı İranlılara şunu göstermekti; ABD, siyasi çıkarları uğruna liberalizm ilkelerinden vazgeçti ve büyük güçlere karşı bağımsızlığını kazanmaya çalışan İran Devleti’ni ezdi.

Verdiği bu mesajla Tahran, mevcut rejimi ile Musaddık’ın rejimi arasında bir benzerlik kurmaya çalışırken Washington’u uzun bir tereddüdün ve İngilizlere karşı itirazın ardından Musaddık’ı devirmek için harekete geçiren dürtüleri belirtmedi. Gerçek şu ki Musaddık, Sovyet destekli Tudeh Partisine yakın duruyordu ve Washington, Sovyetlerin nüfuzunun o dönemde Batının müttefiki olan İran’a uzanmasından çekiniyordu.

İlginç olan İranlı yetkililerin, 80’li yıllarda Ronald Reagan yönetiminin kendilerini, Tudeh Partisi mensuplarının İran’daki önemli karar merkezlerine sızması konusunda uyardığını ve Tahran’ın 50’li yıllarda ABD’nin yaptığı gibi onlardan tamamen kurtulduğunu unutmasıdır.

İran rejimi, siyasi çıkar oyununu ustalıkla oynadı ve ABD’nin de aslında, 1. ve 2. Dünya Savaşı sonrasında sömürgeci mirasa meydan okuyup halkların özyönetim ilkelerini savunmakla yeni doğmuş bir ulus devlet rejimini devirmek için başka ülkelerin işlerine karışan sömürgeci İngiltere gibi olduğunu ispatladı.

ABD’ye dair bu olumlu imaj, İran’da, 20’li yılların başında kökleşti. İran’ın Rusya ve İngiltere’ye şüphe nazarıyla baktığı bir zamanda Şah, Amerikalılara başvurdu. Amerikalılar da o dönemde büyük bir gerileme ile boğuşan Maliye Bakanlığı’nın durumunu düzeltmek için genel sekreter olarak Morgan Schuster ile Arthur Millsburg’u atadı.

ABD’nin halkların bağımsızlığının savunucusu olarak ördüğü imaj, Musaddık’ın devrilmesinden sonra bile tam anlamıyla lekelenmedi. Ancak mevcut rejim, 1979 yılı öncesinde eski Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin Washington ile arasındaki ilişki ile bu durum arasında bağlantı kurarak bu imajı zedelemeye çalıştı. İslam Devrimi’nin 1953 yılında yaşananları, büyük güçlerle dengesiz herhangi bir ilişkiyi reddederek düzeltme çabasından başka bir şey olmadığı düşünülüyor.

Washington’un 1980 yılında İran’a karşı Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin’i desteklediği ve uluslararası olarak yasaklanmış silahların kullanılmasına sessiz kaldığı yönündeki anlatı, İran’da ivme kazanıyor. Bu durum, İran rejiminin, ABD’yi ilkelerine ihanet etmiş ve İran’daki hâkim rejimi devirmek için dış bir güçle işbirliği yapmış olarak resmetme şeklindeki hedefine ulaşmasını kolaylaştırıyor.

Kongre’nin 2006 yılında onayladığı Özgürlük ve İran Desteği Yasası da ABD düşmanlığını pazarlamasında İran’a yardımcı oluyor. Washington, Ahmedinejad’ın nükleer dosya konusundaki çekişmenin sonlandırılması ve Tahran’ın terörist gruplara yönelik desteği durdurması yönünde koşulan şartı ele almak için yaptığı diyalog çağrılarını reddetti.

İran’ın ABD’ye karşı düşmanlığı artırma politikası, İran halkına yansıdı. Nitekim geçtiğimiz Aralık ayında yapılan bir ankete göre “İranlıların % 81’i, ABD halkına değil ancak ABD yönetimine karşı olumsuz duygular besliyor.”

Kapkara bir gelecek

Bu yüzden Tahran, acılı bir geçmişe dayanan politik bir bağlam ve medya söylemiyle ABD ile yüzleşme politikası benimsedi. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nı (CENTCOM) bir terör örgütü olarak kabul etti ve İran’ın hava sahasını ihlal ettiği gerekçesiyle seyir halindeki bir ABD insansız hava aracını düşürdü. Şimdi de Avrupalıların İran’a yönelik ABD yaptırımlarının etkilerini hafifletmemeleri halinde nükleer anlaşmayı bozmakla tehdit ediyor.

1980 yılında koptuğundan bu yana ABD ile İran arasında resmî bir ilişki yok. Her ne kadar ilişkilerin geçmişi 19.yy’ın sonuna dayansa da olumsuz hava ve 40 yıl boyunca ilişkilere damgasını vuran acı geçmiş, gelecekte çekişmenin üstesinden gelme imkânını zorlaştırıyor. ABD Kongresi’nin ve halkın, İran’a karşı yumuşak bir tutum benimsenmesine yönelik desteği az olacaktır.

Editörün Seçimi

Multimedya