Müesses nizamın açtığı yara

Müesses nizamın açtığı yara

Cuma, 21 Haziran, 2019 - 06:45
Sizi bilmem ama benim ömrüm yollarda geçti. “Sizi bilmem” dediğime bakmayın, sizin de ömrünüz yollarda geçiyor. Hayat bir yolculuktur her bakımdan çünkü. “Bu yol nereye gidiyor?” sorusunu ele alıp “yol bir gitme biçimi değil bir durma biçimidir” diyor şair. Durup düşünme ve akabinde öğrenme biçimidir mi demek istiyor, Allah bilir. Şiirin anlamı şairin karnındadır demişler. Bana göre yol bir öğrenme biçimidir. Yolun sonuna gelip geriye dönüp baktığında anlarsın bunu. Bunu yolun bir menzilinde de yapabilirsin, son menzilde de. Ama hayatın sonunda mutlaka yaparsın. Son menzile ne zaman ve nasıl varacağımı bilmiyorum tabi. Sürdüğünü ve süreceğini kabul ettiğim hayatımın bu aşamasını bir menzil kabul edip yoldan bir hikaye anlatmak istiyorum. Yollar değişse de değişmeyen bir hikaye. Hikayeyi tam ortasından biçen bir yara.

Bizim köyden ilçeye giden yol.

İlk olarak dedemle bu yolda bir yolculuğa çıktığımı hatırlıyorum. İlkokula başlamama bir veya iki yıl kalmış. Dedem öküzleri buğday çuvalları yüklü kağnıya koştu ve köyden ilçeye doğru yola çıktık. Çoktan öğlen olmuştu ve Erciş’e varmak üzereydik ki bu günlerde artık Erciş’in bir mahallesi olan Örene köyünün önlerinde nehrin kenarında bir mola verdik. Dedemin başında sarık (poşi), üstünde şal-şapık (yelek-şalvar ve kuşaktan oluşan Kürt kıyafeti) dediğimiz kıyafet vardı. Dedem abdest aldı, namazını kıldı. Sonra poşiyi başından çıkardı ve kağnının üstündeki bir torbadan bir şapka çıkararak başına koydu. Sarığı neden çıkarıp başına o garip şeyi neden koyduğunu anlamamıştım tabi. Başına koyduğu birkaç köşeli şapka ile uzun sakalları tam bir tezat oluşturuyordu çünkü. Buğday pazarına gittik, dedem buğdayı sattı ve kışa hazırlık kabilinden bir şeyler satın aldı. Kağnıya yükledi ve tekrar köye doğru yola revan olduk. Örene köyünü çıktıktan sonra aynı çimenlikte yine mola verdik ve dedem yine namaz kıldı. Ardından torbadan sarığını çıkararak başına sardı, şapkayı da torbaya koydu. Sarık, şal-şapık o kadar uyumluydu ki. En çok da dedemin kıyafetiyle en ufak bir uyumu olmayan o garip şapkadan kurtulmasına sevinmiştim. Dedeme bu değişikliğin sebebini sormamıştım ama bazı sohbetler arasında korkuyla bir Xelq Partî (CHP)’den söz edildiğini duymuştum.

Bizim köyden nahiyeye giden yol.

O yolun kenarında bizim bir tarlamız var. Genellikle yonca ekerdik. Ben daha doğmadan da öyleymiş. Bu yüzdendir ki tarlamızın bir adı da Ket (yonca)’tir. Babam anlatıyordu. İktidarda Xelq Parti vardı. Jandarma resmen zulüm estiriyor. Bir gün yoncayı biçerken nahiyeden bizim köye doğru iki kişinin geldiğini fark ettik. Biraz yaklaşınca jandarma olduklarını anladık. Babam (benim dedem yani) ve o gün yoncayı biçme işinde bize yardım eden bir köylü. Biz şuraya uzanalım, sen üzerimizi biçilmiş yoncalarla ört. Sen çocuksun jandarmalar sana bir şey yapmazlar dediler. Dediklerini yaptım. Jandarmalar yaklaşınca beni çağırdılar. Başımda keçeden bir külah vardı. Dediklerini anlamıyordum. Başımdaki külahı aldı biri, bir tarafını bana tutturarak kasaturayla ikiye biçti. Sonra da çekip gitti. Akşam annem külahı dikti ve ben de tekrar başıma koydum. Tam ortasında bir yara izi gibi duruyordu dikişler.

İstanbul Van yolu.

Seksenli yıllar. Babamın deyimiyle Xelq Parti iktidarda değil ama kurduğu sistem darbeci generaller eliyle bütün ceberrutluğuyla devam ediyor. Yoğun, insanı boğan bir baskı ortamı. İstanbul’dan Van’a gidiyorum. Otobüs şoförü hepsi Türkçe olmak üzere arabeskinden Türküsüne kadar çeşitli kasetler atıyor teybe uyuşuk uyuşuk yola devam ediyoruz. Sivas-Gürün’de bir mola yerinde durduk. İhtiyaçlarımızı giderdikten sonra otobüs tekrar hareket etti. Önce bir sessizlik. Şoför teybe Kürtçe bir kaset koymuş ve resmen Kürtçe söylüyor. Sessizliği bir canlanma izledi ve sonra istisnasız bütün koltuklardan otobüsün koltukların üst hizasındaki hoparlörlere uzanan eller ilginç bir manzara oluşturuyordu. Sigaralar tellendirildi. Yolcuların keyfine diyecek yok. Şivan Perwer, Xezal Xezal’i söylüyordu. Çat bir düğme sesi. Teyp sustu stranın en etkili yerinde. Türkü bir kasatura tarafından ikiye biçilmiş gibi. Yine bir kıpırdama ve sonra homurtular. Şoför İbrahim Tatlıses kasetini koydu ve biraz sonra da durdu. Malatya’nın girişiydi ve kimlik kontrolü vardı. Örene köyünün girişindeki mola yerini ve dedemi hatırladım. Yolun bir yerinde hep karşıma çıkıyordu.

Sirkeci’den İstanbul üniversitesine giden yol.

Edebiyat Fakültesinde hoca olan bir arkadaşımı ziyaret edeceğim. 28 Şubat süreci. Halk Partisi değil ama müessisi olduğu nizam hükümferma. Daha önce gittiğim için doğrudan arkadaşımın odasına yöneldim. Kapıda adı yazıyordu. Çaldım, ses yok. Kapı kilitliydi. Tam dönecektim ki kapı sesini duyan yan odadaki bir hoca çıktı ve arkadaşımın bir yere gittiğini birazdan geleceğini söyledi. Fazla vaktim yok, dedim, bir selam verip gidecektim. Başka zaman gelirim, benden de selam söyleyin. Hoca ısrar etti. Gitme dedi, şimdi gelir. Birden odanın kilitli olan kapısı içeriden açıldı ve arkadaşım dışarı çıktı. Uyuyor muydun dedim. hayır, dedi, namaz kılıyordum. Rektör namaz kıldığımı görmesin diye kapıyı kilitlemiştim. Kasatura yarası kanıyor gibiydi. Yollar değişiyordu, müesses nizamın hikayesi değişmiyordu.  

Elinizi vicdanınıza koyun ve bana söyleyin, hala izleri belli olan bu yarayı nasıl unutayım? Sizin de hikayenizin bir yerinde böyle bir yara izi yok mu?

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya