Beyhude düşman: Toplumsal gerçeklik

Beyhude düşman: Toplumsal gerçeklik

Salı, 18 Haziran, 2019 - 09:00
Kaos teorisinin sosyolojik boyutunu anlamak gündem değerlendirmesinde de daha hikmetli, ferasetli sonuçlara ulaştırır. Bir toplumsal gerçekliği anlamaya çalışmak öncelikle o gerçeklikten hoşlanmasak, çok fazla karşı olsak da zor ama zevkli bir empati hissi verir insana.

Gerçekler acı da olsa onlarla yüzleşirsek ve şayet karşıysak nasıl karşı olabileceğimizi nasıl kendi açımızdan o gerçekliği yönlendirebileceğimizi, dönüştürebileceğimizi de gösterir. Hamaset, duygusallık ve gerçek dışı düşmanlık ise kimsenin yararına değildir hele bunu yapan bizsek bizim hiç değildir…

Toplumsal olaylar, olgular, hareketler insanı iyi tanıyanlar için daha rahat anlaşılırlar. İnsan çok yönlü artıları ve eksileri kendinde toplayan bir iradedir. Elbette o iradesi de afyonlanmaya, manipülasyona ve yönlendirmeye açıktır. 

İnsan tekilinin çoğuluna da toplumsal hareketler diyoruz. O hareketleri de safiyane bir iyilik ya da kötülük atfetmeden okumamız gerekir.

Toplumsal hareketler yapıları itibariyle insanın onurlu ve şerefli pozitif özellikleri kadar iğrenç, utanılası, kötü yönlerini aşırılıklarını da içlerinde barındırırlar.

Özellikle Ortadoğu’daki toplumsal hareketlere baktığımızda bunu daha net görebiliriz. Hareketler kaos teorisi çerçevesinde hesap ettiğimiz ya da edemediğimiz karmaşık dinamiklere sahipler. Gerçekten de okyanusun bir köşesindeki kelebeğin kanat çırpışı diğer ucundaki fırtınayı üreten tetikleyici dinamik olabilmekte. Buazzizi’nin intihar eylemi de böyle bir şey…

Ana akım medya dilinin ısrarla kendini kurgusallıklarla ve önyargılarla avutmak, kandırmak istese de bir şekilde gerçekliğin sonuçlarıyla karşılaştığı bir kaç örnek vermek gerekirse…

AK Parti Fenomeni

Resmi ideolojinin ısrarla ilzam etmeye çalıştığı halkın ötelenmiş, dışlanmış, yok sayılmış, zaman zaman da şeytanlaştırılmış kesimlerinin 28 Şubat süreci ve beraberinde gelen ekonomik buhranın ardından dip dalgası olarak 2002’de gün yüzüne çıkması AK Parti ile somutlaşmıştı.

İslamcı, sol-liberal, muhafazakar, Kürt, Alevi, Roman vb. birçok benzemezin reformlar için tabanını oluşturduğu bu fenomen Kemalist klişeleri boşa çıkartmış önüne konan bir çok engeli bu reform ivmesiyle aşmayı başarmıştı.

2012 sonrası yavaş yavaş eğriyi aşağıya doğruya inmesine yol açtı.

Peki neden?

Çünkü tüm bu pozitif motivasyonunu “Dik dur eğilme, bu millet seninle” sloganında ifadesini bulunan dik durma çabasında girdiği zorunlu ama kirli ittifaklar sebebiyle: Gülen Cemaati ve MHP.

Her şeye rağmen AK Parti üst üste kazandığı seçimler ve toplumun yarısına yakınını halen tabanı olarak korumasıyla tarihe geçti. Zorunlu ama kirli ittifaklar, ekonomik rant pastasında pay kapma iştahıyla büyüyen yeni bir sınıfa esir olmak gibi zaafları bu toplumsal fenomenin de düşüşe geçmesine sebep oldu. Bir vesayetten kurtulayım derken başka vesayetlerin kendi ağlarını kurmalarına göz yummak zorunda kalmak çöküşü hızlandıran bir kısır döngü aslında…

The Cemaat: Hizmet’ten FETÖ’ye

Türkiye’deki rejimin baskıladığı savaştığı başka bir toplumsal gerçeklik de dini cemaatler ve tarikatlar. Kemalist yönetici kadrolar Osmanlı’yı örnek alsalardı belki de bu toplumsal gerçekliğe teslim olma korkularını savaşmak yerine kontrol etmek yoluyla etkisiz hale getirebilirlerdi. Oysa radikal biçimde illegalize edilen cemaatler bizzat rejimin kendi eliyle bir tehdit haline getirildi ve savaşıldıkça daha da büyüdü. Osmanlı yöneticileri özellikle Bektaşi tarikatının devlete yönelik siyasal bir tehdit unsuru haline gelmesinin ardından kontrol altında tutma siyasetini benimsemişlerdi.

Tarikat ve cemaatler sistem dışına itilmemiş ancak siyasal bir tehdit haline gelecek kadar da etkinleşmeleri yasal düzenlemelerle engellemişti. Tarikat şeyhleri maaşa bağlanarak saray tarafından atanırken, siyasi faaliyetlere girenleri, mehdilik ilan edenleri sürgün ya da idam gibi sert cezalara çarptırıyordu. 

Tarikatların Osmanlı’da kontrol altına alınarak özellikle siyaset dışında tutulmaları ancak özerkliklerinin tanınması Osmanlı çoğulculuğunun bulduğu çözümdü. 1923 sonrası tamamen yer altına çekilen bu gruplar Kemalizm eliyle politize edilmişler ve “Yaşayabilmek için devleti ele geçirmek gereklidir” gibi bir saplantıya mahkum edilmişlerdi. Bu gruplardan biri olan Nurculuk akımının bir koluydu Fethullahçılar.  

Hikaye 1965’te başlamış 80 darbesi sonrası devletin Türk-İslam sentezi stratejisi doğrultusunda Fethullahçılar Nurculuğun en büyük koluna dönüştürülmüştü. ABD’nin desteği ve sağ iktidarların olur vermesiyle Fethullahçılar “Türk Okulları” ile önce Orta Asya’ya sonra da dünyanın diğer bölgelerine yayıldı. İç ve dış politikada Türkiye’nin ABD destekli sözcüleri haline gelmişlerdi.

Gülen cemaati sağcı, muhafazakar Anadolu insanının ihtiyaçlarına cevap veren uygun bir söylem geliştirmişti. AK Parti’nin Milli Görüş’ten koptuğu, İslamcılıktan istifa ettiği kuruluş aşamasında bulduğu “Muhafazakar Demokrat” tanımı ile Fethullahçıların söylemi örtüşmüştü. Sağcı, kalkınmacı, ABD ile ve Batı değerleriyle uyumlu toplumun diğer kesimleriyle diyaloğu öngören bir dindarlık.   

Fethullahçıların AK Parti’nin din ayağı haline gelmesi, bu grubun devletin kefil olduğu ilk resmi cemaate dönüşmesiyle sonuçlandı.

Resmiyet kazanan kefil olunan Fethullahçılar bu yolla kendi “ele geçirme” ajandalarını adım adım uyguladılar. Devletin kefil olduğu ve bu sayede iş bulunabildiği, her kapının açıldığı bu karanlık dönemde “The Cemaat” tabanını bu imtiyazlar sayesinde alabildiğince genişletme fırsatı buldu.

Fethullah Gülen’in vaaz ve kitaplarından anladığımız kadarıyla Cemaat, kendisine eğitim metodunu usul olarak belirlemiş, yurt içinde ve Dünyada dershaneler, kolejler ve üniversitelerinde yetiştirdiği gençliği (Işık Süvarileri) resmi kadrolara yerleştirecek bu “Altın Nesil” hem Türkiye’yi hem de Dünya’yı yönetecekti. Bu süreçte hoşgörü ve diyalog ile toplumun farklı kesimlerini etkileyecek, demokratik ve sivil bir rönesans olacaktı. Buraya kadar vitrin gayet güzel ama bir de bu hikâyenin arka yüzü vardı.

O Altın Nesil ideali hiç de o kadar hoşgörülü, demokratik ve çoğulcu değildi. Tek adamcı, totaliter bir mukallitler ordusunun sadece maske olarak kullandığını, bir şizofrenin komutasında dünyayı ele geçirmek gibi bir saplantı modern eğitim kurumlarının sivil ve askeri bürokrasiyi ele geçirmek için sadece bir araç olduğunu “anlamak” için MİT krizi, 17/25 Aralık ve 15 Temmuz darbe girişimlerini yaşaması gerekecekti…

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Altı ibadet, ortası ticaret, üstü ihanet” şeklinde tanımladığı bu yapılanma hem dini sohbetleriyle topluma yayılmış hem de ticari masonlukta olduğu gibi ticari bir dayanışma-kazanç ağı ile örgütlenmişti. Gülencileri bir arada tutan maneviyat ve ticareti yöneten tepe kadro ise kendi ütopyasını geniş medya ve yayın ağıyla yönetiyordu.

Devletin kefil olduğu, desteklediği ve tabanından tavanına büyümesine tam destek verdiği utanç dolu dönemin ardından mağduriyet sarhoşluğuna kapılan tepe kadro ABD ve İsrail’den aldığı desteğe çok fazla güvenmiş olmalı ki uzun yıllar boyunca benimsediği iktidarlarla her ne olursa olsun uzlaşarak sorunları çözme yöntemini terk ederek iç içe geçtiği AK Parti iktidarına silahlı isyana kalkışma cüretini göstermişti.

15 Temmuz sonrası ise devlet FETÖ olarak tanımladığı gruba karşı topyekûn bir imha harekatına girişti. Kendi kefil olduğu için manevi ya da ticari kaygılarla cemaate giren insanlar tepe kadronun giriştiği politik saldırılardan sorumlu tutulmuş yine Erdoğan’ın ifadesiyle at izi it izine karıştırılmıştı.

Suçun şahsiliği, masumiyet karinesi gibi temel hukuk ilkeleri yok sayılarak taban, orta tavan ayrımı gözetilmeksizin Gülenci olmanın başlı başına suç sayılması KHK’larla FETÖ’cülük yargısız infazının cemaat mensubu olmayanlara kadar uzaması Türkiye’de FETÖ’nün muhaliflerine yönelik sıradanlaştırdığı hukuksuzlukların katmerleşerek yaygınlaşmasına yol açtı.

FETÖ’nün devlet içerisindeki suç yapılanması ile darbe girişimlerinde bizzat fail olan kişilerin yargı önünde hesap vermesi gerekiyor. Ancak bu yargı sürecini tüm cemaat tabanına yaymak onunla da kalmayıp cemaat ile bağlantısı olmayanlara da uzanması FETÖ’nün yurtdışına kaçan yönetici kadroları için de bir propaganda fırsatı oldu.

Fethullahçıların Türkiye’ye verdiği zararlar arasında kamuoyunun mantıklı düşünme yeteneğini ağır yaralaması başta geliyor. Kamuoyu o kadar çok FETÖ kumpası ve komplosuna şahit oldu ki ülkedeki gelişmeleri değerlendirirken tutarlı/tutarsız komplo teorileri ve şehir efsanelerine teslim oldu.   

FETÖ’nün diğer büyük tahribatı ise diyalog ve hoşgörü gibi kavramları istismar etmesiydi. Toplumsal kesimler arasındaki iletişim ve empati eksikliğini tamamlamaya yönelik olumlu etkinliklere de imza atan grubun bu etkinlikleri maske olarak kullanmasının açığa çıkması toplumdaki güvensizliği derinleştirdi.

Öte yandan, bu hayal kırıklığı ve ihanet duygusunu yaşatan oluşumun dini bir cemaat olması, toplum nezdinde dindarlara ve cemaat yapılarına karşı genel bir güvensizliği de sebep oldu.

Bugün geldiğimiz noktada toplumsal gerçekliklerle savaşmak yerine onları anlamak, olumlu-olumsuz yönlerini teşhis ettikten sonra da elden geldiğince ders çıkartmak esas olmalı.

CHP'nin İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçim kampanyasında eski yöntem ve dilini terk ederek bu toplumsal gerçekliğe göre bir dil ve aday belirlediğini görüyoruz. İmamoğlu'nun seçim kampanyasının arkasında danışmanı Murat Ongun ve reklamcı Ateş İlyas Başsoy var. Başsoy'un "AKP Neden Kazanır CHP Neden Kaybeder?" adlı eserini pratize ediyor ve kaybetmemenin AK Parti gerçekliğini tanımaktan geçtiğine işaret ediyor.

Türkiye'de FETÖ ile mücadelede de benzer bir zekaya ihtiyaç var. FETÖ'nün moral motivasyonunu söylem ve zihniyet analizi yapılarak anlamak ve bu hareketi etkisizleştirmek için akıllıca adımlar atmak gerekiyor. Polisiye baskılar ve hukuk dışına çıkan intikamcı politikalar hem suçluların hakkıyla cezalandırılmasına mani oluyor hem de yeni mağdurlar üretiyor. Adalet duygusunun aşınması ise en çok da FETÖ liderliğine yarıyor.

Kalın sağlıcakla...

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya