Yaşasın zayıflık kahrolsun güç

Yaşasın zayıflık kahrolsun güç

Çarşamba, 12 Haziran, 2019 - 09:30
Lübnan Dışişleri Bakanı vatanseverliğini “genetik” seviyeye kadar götürdü. Ardından da iki anlamı eşitleyerek vatansever olduğu için genetikçi olduğunu açıkladı.

Öyleyse bizler insanların kararlarının değiştiremeyeceği saf bir genetik yapımdan oluşuyoruz ve bu, bizim mahkum olduğumuz bir kaderdir.

Genetikçilik geçmişte de sahte bir bilim yaratmıştı. Nazilerin üzerinde çokça çalıştıkları ve kafa yordukları bu bilim, insan ırkının ıslah edilmesi anlamındaki “Öjenik” adıyla bilinmektedir.

Bu bilimin izin verdiği uygulamalar arasında; ürememesi ve çoğalmaması gereken “aşağı ırk” mensuplarının zorla kısırlaştırılması da vardır. Yani bir fare bir Superman ile temasta bulunmamalıdır: Çünkü bunun sonucunda fare Superman olamaz ama Superman fareliğe düşebilir.

Bu bağlamda birkaç olayı hatırlamakta bir beis yoktur. Lübnan son zamanlarda Suriyeli ve Filistinli mültecilere karşı bazıları “öjenik” düşüncesi kadar saçma davranışlara tanık olmaktadır. Bunun yanında Suriyelilerin “dönüş için güvenli” hale gelen ülkelerine hemen geri gönderilmelerini talep eden çağrılar hatta politikalar yükselişe geçmeye başlamıştır.Oysa İdlib ve Hama hakkındaki tek bir haber bile bu politkaların, “yararsız” Suriyelilerin öldürülmesine yönelik açık bir çağrı sayılması için yeterlidir. Bunlara bir de Dışişleri Bakanı’nın siyasi çevresine yakın tarafların “Evet, bizler ırkçıyız” söylemi ve açık bir övünme ile ırkçılığı yücelten sözleri eşlik etmektedir.

Lübnan’da minumum düzeyde gücünü göstermeye yönelik hastalıklı bir çaba görülmektedir. Son parlamento seçimleri; adayları, aday listelerini, güçlü dağ ve en az onun kadar güçlü ova gibi adayların temsil edecekleri yerleri nitelemekte güç ve güçlü ifadelerinin kullanımına ne kadar ihityaç duyulduğunu açıkça gösterdi. Seçimler boyunca kuzey, güney ve Bekaa arasındaki güç gösterisi tüm hızıyla devam etti. Yine bu süreçte güç kelimesi kullanılmadığında onun yerine yiğitlik, asalet, dinçlik ve kuvvet gibi eş anlamıolduğu varsayılan kelimeler kullanıldı. Dolayısıyla böyle bir ortamda anne gibi “zayıf” bir varlığa çocuğuna vatandaşlık sağlama hakkı verilmemesi şaşırtıcı değildir.

Sonuçta güç; dünya liderlerine göre günümüzün modasıdır. Aralarında gelişmiş ülkelerin de bulunduğu o ülkelerdeki geniş oluşumlar modernite ve aydınlanmadan vazgeçmeye hazırken Lübnan’daki benzer oluşumlar neden Trump ya da Lupin’in seçtiği yoldan uzak dursunlar ki?

Doğrusu en büyük partilerinden birinin Suriye savaşına katıldığı bu ülke, gerçekten de gizlenmek istenen zayıflığın sırrını sorgulamaya itecek kadar gücün baştan çıkarmasına kapılmıştır.     

Hizbullah sahip olduğu füzeleri ima ederek “Bizler güçlüyüz” derken Aziz Mihail Uzlaşması’daki ortağı Cumhurbaşkanı Avn’a bağlı çevreler ise papağan gibi şu bilgece sözü tekrarlıyorlar: “El-Ahd” da güçlüdür.  Nitekim her ikiside güçlüler kulübüne girmenin yolunu  bulmuşlardır.

Ama aralarındaki farklar da gözden kaçmayacak kadar açıktır. Özgür Ulusal Akım güçten bahsederken Hizbullah bu gücü uygulamaktadır. Hatta Hizbullah’ın sahip olduğu güç ve ordu El-Ahd’ın gücünün ciddiye alınmasını engellemektedir. Buna rağmen aralarında ortak bir nokta vardır ki o da ikisinin de arzu ettikleri kadar güçlü olmadıklarıdır. Örneğin her ikisinin de bizlere, öjeniği ya da hepimizi “saf Lübnanlılar” veya “Siyonistler ve tekfircilere karşı savaşan mücahitler” yapacak benzer bir misyonu dayatma gücü yoktur. Bu nedenle Hizbullah sahip olduğu gücün büyük bir çoğunluğunu dışarıda harcarken içeride ise dış misyondaki performansı için gerekli şartları koparmakla yetinmektedir.

Bu farkın anlamı; çılgın bir milliyetçilik değil çılgın bir mezhepçilik ile karşı karşıya olduğumuzdur. Mezhepçilik; tepkiler ve faşizmle lekelenmiş düşünceler doğurabilir ama kolektif milliyetçi çoşkuyla ilgili diğer durumlara bağlı olan tam bir faşizm doğurmaz. Bu noktada mezhepçilik; milliyetçi yöndeki eksikliğini telafi etmek için milliyetçilikte aşırıya gitmeye başlar. Örneğin bu gibi kimseler; ümmetin tamamının sınır dışında bir savaş çıkarma ya da yabancıların kovulması taleplerinin arkasında durduğuna bizleri ikna etmeye çalışırlar.

Mezhepçilik ile milliyetçilik arasındaki bu fark; “devleşme” terimi ile bilinen Lübnan oluşumunun doldurmaya çalıştığı boşluktur. Devleşen güçler bizleri küçüğü büyüten sözde bir birliğin varlığı ile kandırmaktadırlar. Bizim yerimize ve elbette çıkarlarımız uğruna o hedefleri yerine getirmek için kendilerini feda eden kahramanlarla bizlere şantaj yapmaktadırlar.

Brecht anlatımıyla Galileo’nun dediği gibi;”Kahramanlara ihtiyacı olan milletlerin vay haline”. Buna inanmayanların; her şey için tartışan, dış taraflardan birinin içerideki bir tarafa sağladığı az bir güç dışından hiçbir gücü olmayan Lübnan’ın durumuna bakması yeterlidir.

Lübnanlıların bu krizi, Lübnan’daki ve genel olarak Doğu’daki azınlıkların sorunları ile daha da karmaşıklaşarak şiddetlenmektedir. Günden güne büyüyen bu sorunları sadece yandaşlar ve fanatikler inkar etmektedir. Sadece onlar güç ve büyüklenmenin tedavinin bir parçası olduğunu zannetmektedir. Oysa Lübnan’da gücün; Lübnanlılar arasında çok az bir bölümü başkalarına yönlendirilen büyük bir nefreti harekete geçiren araç olduğuna dair  yeterince kanıt vardır. Bu nefret harekete geçtiğinde Lübnanlıları; kurgusal hayali bir ulus, mümkün olmayan bir kurtuluş ve mevcut olmayan bir başarı adına birbirlerini öldürmeye ya da uygun zamanı beklerken bunu temenni etmeye sevketmektedir. Dolayısıyla geride bilge bir politikacının söylediği ve bunun için taşlanmayı hakettiği o ünlü; “Lübnan’ın gücü zayıflığındadır” sözünü aciz bir şekilde derinlemesine incelemekten başka yapabileceğimiz bir şey yoktur.

diğer görüş makaleler

Editörün Seçimi

Multimedya