​Suudi Arabistan politikasının gücü Mekke Zirveleri

​Suudi Arabistan politikasının gücü Mekke Zirveleri

Pazar, 2 Haziran, 2019 - 09:15
Abdullah Utaybi
Suudi Arabistanlı yazar. İslami akımlar araştırmacısı
Zaman: Ramazan ayının son 10 günü. Mekan: Mekke-i Mükrreme. Olay: Körfez, Arap ve İslam Zirveleri. Mekke’de en kalabalık umre mevsimlerinden birinde 1 milyon umre ziyaretçisinin yanında yaklaşık 60 ülkenin başkan ve heyetleri. Bütün bunlara rağmen hiçbir organizsyon diğerinin aksamasına neden olmadı. Üç zirve de başarılı geçti ve umreciler ibadetlerini rahatlık ve kolaylıkla yerine getirdi. Bu da yeni Suudi Arabistan’ın yönetim, siyaset ve ekonomi alanında tekrarlanan başarılara her zaman hazır olduğu ve aynı anda her alanda çalışabileceği anlamına gelmektedir.

Üç zirvede bazı önemli farklarla birlikte ortak amaçlara sahipti ve hedefleri örtüşüyordu. Ama bu kez, İran rejimi, Körfez ve Arap ülkelerine yönelik tekrarlanan saldırıları ve özellikle de Umman Denizi’nde BAE kıyılarındaki petrol tankerlerini ve ticari gemileri, Suudi Arabistan’ın doğusunu batısına bağlayan petrol hattını, kendisine bağlı Husi milislerin ellerindeki balistik füzelerle Suudi Arabistan şehirlerini ve Harem-i Şerif’i sürekli hedef alan saldırıları ile yüzleşmeye açıkça odaklanmıştı.

Bu 3 zirve de hem Körfez İşbirliği Konseyi hem de devleti İran tarafından tutsak alınmış Irak dışında Arap Birliği içerisinde İran rejimi ile yüzleşme konusunda geniş bir destek toplamayı başardı. İslam Zirvesi ise belirli bir süre içinde onlarca devleti 3 ayrı zirvede bir araya getirerek; İran’ın uzayan ve yayılan, kendisi ile doğrudan güçlü bir yüzleşme dışında bir çözüm bırakmayan zararlı politikalarına karşı güçlü ve kararlı tutumunu desteklemelerini sağlayan Sudi Arabistan’ın aktif ve etkin diplomasisinin bir başarısı sayılır.

İran rejimi daha önce hiç bu dereceye ulaşmayan ABD yaptırımları altında ezilmektedir. Pek çok kişi; İran ekonomisinin bu yaptırımlar karşısında ayakta kalabileceğinden kuşku duymakta ve özellikle son 40 yılda rejimin her üzerindeki baskılar arttığında başvurduğu terör oyununu boşa çıkarma konusunda Başkan Trump yönetiminin gösterdiği ciddiyet nedeniyle sonunda zorunlu olarak boyun eğeceğini düşünüyor.

Üç zirveden çıkan sonuç; Suudi Arabistan’ın bölgede ve dünyada vurucu bir siyasi gücü temsil ettiğidir. Suudi Arabistan; barış, kalkınma ve geleceğin inşasına yönelik vizyon ve projelerinin, kargaşa çıkaran, mezhepçiliği ve terörü destekleyen rejimlere gelecek vizyonunu engelleme ya da iddialı kalkınma yollarını kesmesine izin vermemeye yönelik kararlılığının arkasında onlarca ülkenin desteğini almış bir devlettir.

Filistin sorunun ve önceliklerinin öneminin 3 zirvede de vurgulanması her biri farklı dönemlerde kurulan 3 sistem olan KİK, Arap Birliği ve İİT’nin siyasi değişmezlerinden biriydi. Bu 3 zirveyi organize eden ülkenin her alanda Filistin davasını tarihsel olarak destekleyen en büyük ülke olan Suudi Arabistan olduğu göz önüne alındığında bu durum yeni bir şey değildir. Bu değişmez ve haklara dayanan tutum, on yıllar boyunca tarihi olarak bilinen fırsatları kaçırma dizisine devam etmek yerine gerçekçi çözümler aramak konusunda yardımcı olmalıdır.

Filistin sorununun karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri de yönetim ile İhvancı Hamas Hareketi arasındaki iç bölünmedir. Birçok bölgesel ülke; boş sloganlar ve açık arttırmalar ile bizzat Filistin sorunun yararına değil kendi çıkarlarına hizmet etmesi için bu haklı davayı sömürmeyi başardı. Filistin davasının haklılığını en açık şekilde sömüren 2 ülke, İran veTürkiye’dir. Katar ise Arap ülkelerini bölme ve Arapların bölgesel rakiplerini desteklemeyi amaçlayan stratejesinin gölgesinde bu 2 ülkenin elindeki bir araçtan ibaretti.

Hadimul Haremeyn-i Şerifeyn Kral Selman bin Abdulaziz’in 3 zirvede yaptığı konuşmalar, Suudi Arabistan’ın bölge barışına her zaman verdiği önemi vurguladı. Bölgedeki rakiplerin, bu 3 organizasyona üye ülkelerin kalkınmasına ve halklarının kaderlerine zarar vermelerine ya da gelecek beklentilerini engellemelerine izin verilmeyeceğini vurgulayarak bu ülkelerin daha iyi bir gelecek inşa etme beklentilerinin altını çizdi. Bundan yola çıkarak Suudi Arabistan’ın; açıklanmış anayasası ile ve kuruluşundan bu yana takip ettiği politikaları ile mezhepçiliği destekleyen İran rejiminin projesi başta olmak üzere bütün düşmanca projelere karşı kararlılıkla karşı koyacağını vurguladı.

Mekke’de düzenlenen 3 zirve; yeni Suudi Arabistan’ın son yıllarda benimsemeye çalıştığı ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın birçok kez dile getirdiği tutuma paralel olarak İran rejiminin geniş ölçüde kınanmasını sağlamayı başardı. Bu tutum; yoldan çıkan bu rejimin fanatik ideolojilerinden, genişleme hayallerinden ve nüfuzunu dayatma yanılsamalarından vazgeçme, yoksul ve ezilen halkı ile ilgilenmeye dönmesinin zamanının geldiği temeline dayanmaktadır. İran halkı kaynaklarının azlığı nedeniyle değil bu kaynakların boş yere harcanması nedeniyle bu haldedir. Kaynakları; bu çağa ait olmayan ve uluslararası yasaları kabul etmeyen fanatik mezhepçilik örtüsü altında Pers İmparatorluğu’nu yeniden ihya etmek yanılsamasına kapılan yönetici seçkinlerin hizmetine tahsis edildiği için yoksulluk, açlık ve ölümle karşı karşıyadır.

İslam Zirvesi’nin ardından düzenlediği basın toplantısında Bakan Adil El- Cubeyr, Suudi Arabistan’ın bu tutumunu ve İran rejimi, milisleri, kendisini destekleyen ülkeler, terörist grup ve örgütlere karşı bu zirvelerde politik destek elde etmeyi başardığını bir kez daha vurguladı. Bugün artık kendisini destekleyen bir Arap tutumunun olduğu güçlü bir Körfez tutumu ile açık ve net bir İslami tutum vardır. Bütün bunlara bir de ABD’nin başını çektiği ve Avrupa ile dünyanın her yerinde birçok ülkenin kabul ettiği bir uluslararası destek eklenmektedir. Bu da yoldan çıkmış, tarihin döngüsüne, siyaset mantığına ve modern hayatın gerçekliğine aykırı olan bu rejimin aşınmasını arttırmaktadır.

Bu kez havuç ve sopa yöntem,  bu rejime karşı sonuç vermeye başladı. İran rejimi; Irak, Yemen, Lübnan ve Suriye’deki terörist grupları ya da milis güçleri veya Körfez ve Arap ülkelerindeki terör ve casus hücreler aracılığıyla olsun Arap ülkelerine karşı politikalarının, saldırılarının ve iç işlerine müdahelelerinin artık  bu bölgesel ve küresel yönelime karşı koymaya gücünün yetmediği bir rejimdir. Saldırgan stratejisini gözden geçirmesinin ve isteyerek değil zorunlu olarak barışı aramasının zamanı gelmiştir.

Birçok Arap ve İslam ülkesi geleceği ve halklarının geleceğini ciddi bir şekilde araştırmaya başladı. Arap Baharı nedeniyle felaketler yaşayan, ardından da terör ve köktenciliğin yayılmasından muzdarip olan Arap ülkeleri başta olmak üzere istikrar, kalkınma ve gelecek nesillere başarılı bir gelecek inşa etmek aracılığıyla bu dünyada bir yer edinmeye çalışmaktadır. Bütün bunlar genç nesillerde; kalkınma, gelişme ve geleceği aramaya, on yıllardır kendisini gericilik ve aşırılığa yönlendiren slogan ve aşırılıklardan uzaklaşmaya yönelik yeni bir bilincin şekillenmesine yol açmıştır.

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya