İran'la olan sorunumuz sahip olduğu rejim ve nükleer yetenekleri

İran'la olan sorunumuz sahip olduğu rejim ve nükleer yetenekleri

Pazar, 19 Mayıs, 2019 - 09:45
İyad Ebu Şakra
Siyasi analist, tarih araştırmacısı
ABD Başkanı Donald Trump hayranı olmadığımı söylemeliyim. En başta Ulusal güvenlik danışmanı John Bolton olmak üzere birçok politikacı ve çok sayıda kişiliğin etkisinde kaldığı “neo-muhafazakârlığın” bakış açısından da hazzetmiyorum.

Öte yandan, Batının meşhur "durmuş saat bile günde iki kez doğruyu gösterir” deyişinin doğruluğuna da inanırım.

Bu nedenle, politikada, bir politikacının sürekli haklı, rakibinin ise sürekli haksız olması mümkün değildir. Bu açıdan bakıldığında, İran konusunda yarı çözümlere yer olmadığını düşünüyorum. Zira İran’ın bugünkü liderliğinin Arap dünyası ve özellikle de Körfez bölgesi ve hatta sabır abidesi İran halkı için oluşturduğu tehlike ortadadır.

 Evet, Tahran'daki mevcut yönetim sadece güç dilinden anlıyor, barışçıl ve medeni bir şekilde bir arada yaşamanın gerekliliğine ikna olmuş değil. Burada, benim düşünceme göre, eski ABD Başkanı Barack Obama ölümcül bir hata işledi. Donald Trump, İran'la ilgili sorunun Araplar ve İranlılar açısından hiçbir zaman fiziksel değil, bilakis politik olduğunu anlamadığı sürece benzer bir hata işlemiş olacaktır.

Sorun, zenginleştirme oranları, depolardaki nükleer yakıt miktarı, reaktörlerin ve kullanıma hazır başlıkların sayısı veya füze ve tekne taşıma araçlarının bulunabilirliği gibi teknik bilimsel detaylarda değildir, bilakis sorun teokratik-milisvari-mafyavari rejimindedir... Bu rejim yurt içinde baskıcı, yurt dışında emperyalisttir.

Elbette, uluslararası toplum nükleer silahların yayılmasını önleme konusunda dikkatli ve hassas olma hakkına sahiptir. Ancak yine de dünya üzerinde, nükleer silah sahibi dokuz devlet bulunmaktadır. BM Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesine ilave olarak Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore ve İsrail de nükleer silaha sahiptir. Nükleer alan ve nükleer enerji üretimi konusundaki uzmanlık açısından, yukarıda belirtilen ülkelere denk ülkeler var. Bunların diğerlerinden farkı bu alandaki uzmanlığını askeri alana taşımamış olmasıdır. Almanya, Japonya, Güney Kore, Kanada, İspanya ve İsveç gibi gelişmiş ülkeleri bu bağlamda zikredebiliriz. Bu, en azından teoride, uluslararası güvenliğe saygı duymaları, kendi halklarının haklarına özen göstermeleri, komşularını tehdit etmemeleri veya başkentleri "kontrol" etmekle övünmemeleri halinde diğer ülkelerin nükleer silah edinmelerini engelleyecek hiçbir şeyin olmadığı anlamına gelir.

 Öte yandan, bugün Ortadoğu’da artan politik gerginlik, Washington’un Tahran’ın yöneticilerine karşı söylemini sertleştirdikten sonra, anlaşılabilir ve mantıklıdır. Özellikle de Körfez bölgesinin petrol ve stratejik açıdan taşıdığı önem göz önünde bulundurulduğunda…

Tahran yöneticilerinin on yıllardır ustalaştığı iki çizgide yüzleşme seviyesini yükseltmeleri de anlaşılabilir ve mantıklıdır; Bu iki çizgi, sahada seferberlik ve askeri gerilimi yükseltme çizgisi, uluslararası politika mahfillerinde ve Amerikan ve Avrupa medyasının "mutfaklarında" diplomatik ve medya dezenformasyon oluşturma çizgisi.

Sahada ise, İran-Irak savaşından (1980-1988) beri Devrim Muhafızlarının etkisinin giderek arttığı İran liderliği, "devrimi ihraç etmek" için diğer bir ifadeyle “Humeyni İranı”nı egemen kılma projesi için doğrudan bir çatışmaya girmenin beyhude bir çaba olduğunu anlamıştı. Alternatif olarak, gelişip güçlenebilecek her ortama “Devrim Muhafızlarına” bağlı milisleri yerleştirmeyi tercih etti, böylece bu genç milisler Humeyni İran’ını egemen kılma projesi için bedenlerini ortaya koyarak savaşacaktı.

"Saldırı en iyi savunma aracıdır" mantığına ikna olmuş olmalılar ki, İran'ın komşu Arap şehirlerinde hegemonya savaşlarına dalmasının, Tahran, İsfahan, Tebriz ve Hamedan sokaklarıyla karşı karşıya gelmesinden daha iyi olduğuna dair pek çok açıklama yapıldı. Tam da bu söylenen gerçekleşti. Meşhur muhafazakar politikacı Ali Reza Zakani bile birkaç yıl önce övünerek şöyle dedi: "Üç Arap başkenti İran'ın eliyle düştü ve şimdi Devrim Muhafızlarına bağlanmış durumda... Sana dördüncüsü olacak." Aynı şekilde, Devrim Muhafızları'nın şu anki komutanı General Hüseyin Selami, İran’ın “bölgedeki siyasi gelişmeleri askeri kuvvet kullanmadan ya da doğrudan sahada bulunmadan kontrol edebildiğini” söyledi. Devamında ise “İran yeni bir güç seviyesine ulaşmak üzere… Bugün Batı ile yüzleşmemiz, Akdeniz'e uzanmış durumda, bu da bölgesel denklemlerin değişmesi, gücümüzün artması ve rakiplerimizin düşüşe geçmesi anlamına geliyor” dedi. Bu sözleri, Batı ülkelerinin İran’ın “DEAŞ” ile olan savaşa katılması için "yalvardığını" iddia ettikten sonra söyledi.

Bu sözler Tahran'ın niyetini şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ortaya koyuyor.

Suriye, Irak ve Yemen'deki ve hatta Lübnan'daki gelişmelere bakıldığında, Washington'un Tahran'ın yöneticilerinin ve "Devrim Muhafızları" komutanlarının davranışlarını değiştirme konusundaki başarısızlığı çok net görülüyor. Devrim Muhafızları’nın Haşdi Şabi örgütüne, Hizbullah’a, Yemen Husilerine, Gazze’deki İslami Cihad’a ve diğer milis güçlere tamamen hâkim olduğunu çok iyi biliyoruz.

Washington’a gelince, Ortadoğu planlamacılarının, Binyamin Netanyahu’nun aşırılık yanlısı genişlemeci projeleri benimsemesinin, Tahran’ın genişlemeci projeleri için bir gerekçe haline geldiğini görememeleri ve bu iki olgu arasındaki bağı reddetmeleri dikkat çekicidir.

Ben kasıtlı olarak "dikkat çekici" diyorum, "şaşırtıcı" veya "sürpriz" demiyorum... Çünkü mesele çok açık… Tahran'ın radikal kanadı, Tel Aviv'in aşırılık yanlısı politikalarından yararlanıyor, elbette ki bunun tersi de doğrudur.

Böylece, iki taraf, Arap bölgesinde iki kutuplu etkileşimi meydana getiriyor ve bu durum üçüncü bir bölgesel güç olan Türkiye’nin yani Recep Tayyip Erdoğan'ın da halkaya katılmasına neden oluyor. O da Sünni kesimin savunuculuğuna soyunuyor.

Özetlemek gerekirse, hiç kimse felaketlerin peş peşe yaşandığı bu bölgede savaş istemez. Ve sonra her rasyonel kişi, herhangi bir savaşın maliyetinin başkaları tarafından değil, bölge halkı tarafından ödeneceğini fark eder. Fakat Tahran’ın ülkelerimize yönelik savaşlarını durdurmanın yolu nedir?

Bölgeyi işgal etmeye kararlı ve İslam kimliği adı altında fikirlerini ve radikal düşüncelerini yaymaya kararlı bir rejime dur demenin yolu nedir?

 Söz konusu radikal üslup ve tutumun bölgemize egemen olmasına izin verilirse ve bu da bölgenin kültürünü ve kaynaklarını tahrip eder, genç kuşakların geleceğini yok ederse akıbetimiz ne olur? Bizim ölümcül nükleer krizimiz de işte budur!

diğer görüş makaleler

Editörün Seçimi

Multimedya