Patrik Sufeyr’in ölümü ve kalın önyargı duvarı

Patrik Sufeyr’in ölümü ve kalın önyargı duvarı

Pazar, 19 Mayıs, 2019 - 07:45
Maruni Hristiyanların eski Patriği Kardinal Mar Nasrallah Butrus Sufeyr 1 hafta önce vefat etti. Sosyal medya ve mevcut gazeteler, samimi bir şekilde hatırasını anan ağıt ve mersiyeler ile doldu. Geçtiğimiz yılların kendisine bir takım yenilgiler ve aksilikler yaşattığı 14 Mart Cephesi’ni ise büyük bir kayıp duygusu sardı.

Kardinal Sufeyr, ulusal konulardaki duruşu nedeniyle bu onurlandırılmayı hak ediyor. Kendisi “Cornet Chahwan Görüşmesin”den önce Velid Canbolat ile birlikte “El-Cebel Uzlaşısı”na önderlik etmişti. 2000 ve 2001 yıllarında yaşanan bu iki olay bir anlamda 14 Mart Cephesi’nin 2005 yılında Refik Hariri suikastinden sonra belirttiği durumun önünü açmıştır. Sıfeyr bunun yanında Lübnan’ın Suriye mandası altında olduğu dönem boyunca Şam’ı hiç ziyaret etmemişti. Hatta yaptığı son siyasi açıklamada; Hizbullah’ın silahlı yapısının ne meşru ne de kabul edilebilir olduğu bilakis zorla ve fiili olarak dayatıldığında ısrar etmeyi sürdürmüştü.

O halde kendisinin; Suriye askeri ve güvenlik güçlerinin çekilmesi ile sonuçlanan Lübnan’ın ikinci bağmsızlığının en önemli kurucu babalarından biri olduğunu söylersek abartmış olmayız.

Yine de kendisini onurlandıranlar arasında sosyal, kültürel ve cinsiyet özgürlüğü davetçileri, her türlü otoriteye karşı olanlar, sorgulama özgürlüğüne getirilen her türlü kısıtlamayı ve dini kurumların kamu hayatına yönelik bütün müdahelelerini reddedenlerin de olması oldukça dikkat çekiciydi.

Söz konusu düşüncelerin taraftarları; Sufeyr’den bahsederken benimsediği düşüncenin kendilerine dikte ettiği hiçbir çekince ya da farklılıktan bahsetmediler.

Eğer Sufeyr’in önemli bir din adamı olarak bu kişilerin değerlerini paylaşmadığını ve bunu yapmak zorunda da olmadığını söylersek yeni bir şey söylemiş olmayız. Bu kişiler ise elbette onun muhafazakar değerlerinden rahatsızlardı  ve hiç kimse de onlardan rahatsız olmamalarını isteyemez. Diğer maddeleri ile özgürlükler konusuna Suriyeli mülteciler ve bazılarının buna karşı pozisyonlarını eklediğimizde merhum Kardinal’in; ırkçılığa karşı olanların dile getirdikleri hassasiyetlerin aynısına sahip olduğundan şüphe etmemiz mümkündür. Çünkü o, son etapta dini bir mezhebin ruhani lideri olduğu için mezhepsel dengelere karşı çok dikkatliydi.

Bu sözler bir değer yargısı içermez. 

Tamamen eşleşmesi zor olan ve yapay bir şekilde eşleşse bile çekince ve telafinin ortadan kalkmayacağı iki pozisyonu belirlemektedir.

Evet, bu taraflar arasında ulusal meselede geniş bir kesişme vardır ama bunun ötesinde görüşleri farklıdır.

Birçok ülkede büyük din adamlarının halklarının sorunlarına taraf olduklarına tanık olunmuştur. Bunu örneğin; İrlanda ve kilisenin halkının  komünist Sovyet rejimine karşı devrimini desteklediği Polonya gibi ülkelerde görebiliriz. Bununla birlikte bu vatansever din adamları tanım olarak boşanma ve kürtaj karşıtıydılar.

Kadınların özgürleşmesi ve hakları meselesinde çoğunlukla komünist rejimin tutumundan daha kötü bir tutum benimsiyorlardı. Bu yüzden, bu din adamlarına karşı destek ve eleştirinin bir araya gelmesi yani bir nevi eleştirel desteğin benimsenmesi gerekir.

Lübnanlıların bu kesimi; kendileri ile aynı değer ve kanaatleri paylaşmak zorunda olmayan Refik Hariri, Gassan ve CibranTueni, onlardan önce de Kemal Canbolat ve Beşir Cemayel gibi siyasi liderlere de aynı şeyi yapmışlardı. Desteği abartmak ve eleştiriyi azaltmak. Çünkü kimlik savaşları alevlendiğinde tamamen ve özdeş bir şekilde değerlerin yanında yer almak zorlaşır: Bu savaşlar bizde; bize karşı kendi birliğini sürdürmeye çalışan ötekine karşılık bizi bir araya getiren ve birliğimizi sürdürenleri koruma güdüsünü geliştirir ve baba, önder arayışını acil bir hale getirir.

Geçmişte de daha geniş çapta liderin ölümü ve destekçilerinin uğradığı acı bir yenilgi nedeniyle duyulan siyasi acı gibi duygusal olayların karıştığı benzer durumlar ile karşı karşıya kalmıştık.

Örneğin 1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra radikal solcular; Cemal Abdunnasır’a her türlü hakareti sayıp durmaya, kendisini “kararsız küçük bir burjuva” olarak nitelemeye başladılar. Rogers Planı ve 242 sayılı BM kararını kabul etmesinin bunun kanıtı olduğunu belirttiler. Abdunnasır’ın devrilmesini talep etmek, kendisini Nasırcılığın “devrimci” bir alternatifi olarak sunan bu grup için günlük bir rutin halini aldı. Ancak Abdunnasır 1970 yılının eylül ayında vefat ettiğinde solcuların en önemli temsilcisi ve Mısır devlet başkanını yermekte ve alay etmekte sesi en yüksek çıkan “Hürriyet” dergisi o ünlü kapağı ile yayınlanmıştı:”Nasır Arap onurunun haznesiydi”.

Düzenli bir grubun koruyucu ya da simgesel baba arayışına girmesinin en kötü ve çirkin örneği Hizbullah yandaşı “ilerlemeciler”dir.  Bu kişiler; Hizbullah’ın ırkçılığı ve anti-semitizmi reddettiği yönündeki iddialarına ek olarak Hizbullah’ın onların feminist, cinsiyet ve kültürel özügürlükler ile ilgili düşüncelerini paylaştığını öne sürmeye çalışıyorlar. Oysa aralarında sarıklı olmayan tek bir kişinin olmadığı din adamları tarafından yönetilen, liderleri arasında tek bir tane bile kadın bulunmayan, kontrolü altındaki bölgelerde kötü bir Yahudi karşıtı ve aleyhtarı yayın yapan Hizbullah, onların kendisi hakkında iddia ettiklerinin aksini iddia etmektedir.

Mutlak destek şekillerinden eleştirel desteğe geçiş yapmak hem herkes hem de destekledikleri meseleler için daha faydalı olacaktır. Bu bizi daha yüksek bir politika seviyesine getirip sağlam taassup duvarında küçük bir gedik açabilir. Aynı şekilde büyütmeye ve abartıya kaçmak yerine değerlerin tarafında yer alma yolunda 1 milimetrede olsa ilerlememizi sağlayabilir.

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya