ABD İran’ın “Lech Walesa”sını arıyor

ABD İran’ın “Lech Walesa”sını arıyor

Perşembe, 16 Mayıs, 2019 - 08:30
Hüda Huseyni
Lübnanlı gazeteci-yazar ve siyasi analist
İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani geçen hafta, ülkesinin ABD’nin geçen yıl çekildiği ama müzakerelere katılan Avrupa ülkelerinin bağlı kaldığı nükleer anlaşmadan kaynaklanan yükümlülüklerinin bazılarını yerine getirmeyi durdurduğunu açıklamıştı.

İran’ın anlaşmadan kaynaklanan bazı yükümlülüklerini askıya alma tehdidine geniş çerçevede, Washington’u daha fazla yaptırım uygulamaktan geri adım atmaya ikna etmesi için Avrupa ülkelerine baskı yapmayı amaçlayan bir uyarı gözüyle bakılmaktadır.

Bu ülkelerin karşılığı ise herhangi bir son uyarıyı reddettikleri şeklinde oldu. Aynı şekilde Tahran, yaptırımlara karşılık Hürmüz Boğazı’nı kapatmakla tehdit etmişti.

Bu nedenle ve İran’ın diğer ülkelerde kendine bağlı gruplara ABD menfaatlerine saldırı düzenlemeleri emrini verdiğine yönelik istihbarat bilgileri ışığında ABD geçen hafta, uçak gemisi USS Abraham Lincoln’ü, muhrip-destroyerlerini, B-52 bombardıman uçakları, F-15 ve F-16 savaş uçaklarından oluşan uçak filolarını bölgeye gönderdi.

İran, ABD’nin kendisine yönelik yaptırımlarına karşı çıkmaları için Avrupa, Çin ve Rusya’ya baskı yapmaya çalışmaktadır. Bunun için de yaptırımların 60 gün içerisinde hafifletilmesi ile ilgili hiçbir ilerleme kaydedilmemesi halinde uranyum zenginleştirme çalışmalarını genişleteceğini ve Arak Ağır Su Üretimi Tesisi’nde çalışmalarını sürdüreceğini açıkladı.

Bu faaliyetler en azından hemen nükleer silah elde etme çabalarının yeniden başlatılacağı anlamına gelmemektedir. Çünkü imzalanan nükleer anlaşma, İran’ın Arak tesisinde önemli teçhizatları imha etmesini gerektirmişti. Bunların değiştirilmesi çok zor ve reaktörün yeniden faaliyete geçebilmesi için uzun bir zamana ihtiyacı olacak. Yine de eğer İran ağır su ya da düşük uranyum zenginleştirme stokları sınırını aşarsa Avrupa, Rusya ve Çin’den nükleer anlaşma gereği askıya aldıkları yaptırımlara yeniden dönmeleri istenebilir.

Peki İran, ek yaptırımlara karşılık verebilir mi? Krizi, geleneksel bir çatışma haline getirecek ve seçeneklerini azaltacak kadar tırmandırmayı İran kesinlikle istemeyecektir.

Bunun yerine geleneksel söylemini daha da sertleştirecek, yaptırımların siviller üzerindeki etkisi kartını oynayacak, Muhammed Cevad Zarif, Batı ve özellikle ABD basınında ülkesinin lehine olan haberler yayma rolünü oynamayı sürdürecek ve yarattığı silahlı gruplara karşı kemer sıkma politikası devam ettirecektir.

Bütün bunlar sürecek ama İran’ın bölgesel tutumlarından geri adım atması ya da yakın vadede herhangi bir taviz vermesi mümkün değil.

İran için önemli olan, rejimin daha önce eşi benzeri görülmemiş yerli birtakım sorunlar ve rejimin el değiştirmesi olasılığı ile karşı karşıya olduğu bir dönemde rejimi sarsacak çalkantılardan kaçınmaktır. Tahran; petrol ihracatı ve gelirlerinin ülkeye dönmesi ile ilgili yaptırımların hafifletilmesi, uluslararası finans kanallarını kullanma konusunda AB’nin kendisine yardım etmesini ummaktadır. Buna ek olarak; 2020 yılındaki seçimlerin ardından Başkan Donald Trump idaresinin değişmesi halinde nükleer anlaşmaya dönecek ve İran’ın bölgesel müdahelelerine karşı harekete geçmekten kaçınmakta olan AB’ye katılacak yeni bir idarenin gelmesini beklemektedir.

İran’ın bölgesel politikaları tam olarak başarıya ulaşmıştır. Çünkü uluslararası toplum, yarattığı ve kontrol ettiği gurpların davranışlarından İran’ı sorumlu tutmaktadır. Bu da kendisine, Suudi Arabistan’a düzenlenen ve orada yaşayan bazı Amerikalılar ile yabancıların ölümüne yol açan füze saldırıları gibi saldırılar düzenleme ve ardından silahlı gruplarını sorumlu tutarak herhangi bir bedel ödemekten kaçınma fırsatı vermiştir. İran stratejisinin bu zorluğu, kendisi ile karşı karşıya gelme ve belki de çatışma olasılığını arttırmaktadır. Bununla mücadelede başarısız olmak ise bölgenin geri dönüşü zor olacak şekilde İran’ın eline geçmesine yol açacaktır.

Çatışma olaslığı artıyor ama İran’ın; eş zamanlı ve çözümsüz demografik, çevresel, ekonomik, politik ve sosyal sorunların yarattığı ve daha önce hiç bilmediği bir dizi tuzak ile karşı karşıya olduğu bir zamanda savaş başlatmak istemesi de pek mümkün değil.

Üniversitelerde öğrencilerin geçen Pazartesi, hem Reformcular hem de Muhafazakarlara karşı gösteri düzenlemesi ile rejim içeriden bir darbe aldı. Eğer öğrenciler sokağa inerse ve sayıları artarsa rejim tehlikede demektir. Bu nedenle Tahran Üniversitesi’ndeki öğrenci gösterilerini bastıran Besic güçlerine din adamları da katıldı.

Trump yönetimi son olarak, İran’ın ihracatının %10’nu oluşturan çelik, alüminyum ve bakır endüstrilerini hedef alacak yeni yaptırım paketini açıkladı. İran ekonomisinde maden ve madencilik sektörü, bu alanda faaliyet gösteren şirketler doğrudan 600 bin işçiye istihdam sağladığı için en önemli sektördür. Çeliğe en çok ihtiyaç duyan otomotiv sektörü ise1 milyondan fazla İranlıya istihdam sağlamaktadır. Bu 2 sektör birlikte ülkenin toplam işgücünün % 6’sını oluşturmaktadır. Yeni yaptırımlar da büyük olasılıkla; Mubarakeh Çelik Şirketi ve Ulusal Bakır Sanayii Şirketi gibi İran’daki büyük maden şirketlerinin karlarını hedef almaktadır. Bu yaptırımlar ağır borç altında olan maden şirketlerinin bütçelerini daha da kötüleştirecek ve hükümet bu şirketlerin iflasını önlemek için müdahale etse dahi nakit akışının kesilmesi, maaşların ödenememesi ve işten çıkarmalar ile sonuçlanacaktır. Bu da üretimin düşmesi ve fiyatların yükselmesine yol açacak ve  zaten işten çıkarmaların başladığı otomotiv sektöründe %40’a kadar düşmüş olan üretimi etkilyecektir.

Özellikle devlete ait işletmeler tarafından istihdam edilen ve İran ekonomisinin bel kemiğini oluşturan işçiler arasında toplu işsizlik koşullarını yaratmak Trump yönetiminin son yaptırımlarının hedefidir. Trump’ın İran konusundaki ana danışmanlarından biri geçen ay, ABD’nin İran’daki işçi faaliyetlerini daha etkin bir şekilde desteklemesini önerdi. Bu desteği; Polonya’da Lech Walesa’nın liderliğinde işçi sendikalarının yönettiği Solidarity (Dayanışma) hareketini desteklemeye benzetti. Dolayısıyla bu gayeye ulaşmak için maden endüstrisinde toplu işsizlik yaratarak ülke içerisindeki dalgalanmaları arttırmak; eylemlerini değiştirmemesi halinde rejimi değiştirme hedefini itiraf etmeye daha açık bir hale gelen Trump yönetiminin “azami baskı” hedefleriyle tutarlı olacaktır.

İçeride İran’ın omzuna binmiş olan bu yük, kendisinin askeri bir çatışmadan kaçınmasını sağlamaktadır. Çünkü savaş büyük olasılıkla İslam Cumhuriyeti’nin sonu demek olacaktır. İran liderlerinin ise intiharcı ya da cumhuriyetlerini koruma çabalarından vazgeçtiklerine dair hiçbir kanıt yoktur.

Bazıları şu anda İran’da, biri ABD ile müzakerleri kabul etme çağrısında bulunan diğeri de reddeden iki çizgi olduğunu belirtmektedir. Son New York ziyaretinde Zarif, ülkesinin müzakarelere dönme seçeneği ile ilgilendiğini göstermeye çalışmıştı. Ama bu bir propagandadan ibaret çünkü bu tür öneriler genellikle açıktan değil, İran’ın BM Temsilcisi gibi resmi kanallar ya da üçüncü bir devlet aracılığıyla yapılır. Bunun yanında Zarif, müzakereleri yürütmekle değil, esir değişimi ile yetkili olduğunu açıklamıştı. Ama Washington; İran’ın şu anda elindeki ABD’li tutukluları serbest bırakmayı gündeme getirmesinin, ABD’nin buna karşılık ne kadar ödeyeceğini görmek istediği bir müzayedeye benzeterek çirkin bir davranış olarak saydı.

Sonuç olarak: ABD ile İran arasında bir çatışma çıkma ihtimali gittikçe güçleniyor. Ancak yine de bu çatışmanın bir savaşa dönüşme olasılığı oldukça düşük. Her şeyin örtbas edildiği ve tehditlerle boyun eğdirme konusunda usta olan İran’da olup bitenleri yakından takip etmek zorundayız. 

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya