Türkiye’de İslamcılık labirentten çıkabilecek mi?

Türkiye’de İslamcılık labirentten çıkabilecek mi?

Çarşamba, 8 Mayıs, 2019 - 08:30
Türkiye’de yaşanan önemli kavram kargaşalarının başında İslamcılığın ne olduğu, teorik-pratik sınırları gelmekte.

Bu kavram kargaşasının müsebbiplerinin başında bizzat İslamcıların kendileri gelmekte. Halen pek çok İslamcı henüz bu ismi sahiplenme konusunda bile gereksiz bir kabullenememe hali yaşamakta.

İslamcılığın tanımını en basit haliyle İslam’ın bireysel hayatın ötesinde toplumsal hayatta da görünür kılınması ve ileri aşamada İslami bir toplum ve İslami bir devleti hedefleyen dünya görüşüdür.

Aydınlanmanın ve beraberinde gelen Sanayi Devrimi’nin Batı medeniyeti İslam dünyasına hakim olmuş, Müslüman coğrafyaya hükmeden Osmanlı, Safevi ve Babür İmparatorlukları nihayetinde Batılı devletlere yenilmişti.

Bu yenilgi durumu beraberinde toplumsal çöküşü getirdiğinden yeniden nasıl bu durumdan kurtulabileceğimize dair gelişen teorik ve Pratik hareketlerin başında İslamcılık gelmekte.

Karşımıza çıkan söylemleri şöyle kategorize edebiliriz:

1. Gelenekçiler / Muhafazakarlar

2. Islahçılar

3. Modernistler


Gelenekçiler yenilginin faturasını öncelikle dışarıya bağladılar ardından da başımıza  gelen bu yenilginin Kadim Gelenek’ten uzaklaşmaktan ve Batı’ya yönelmekten kaynakladığını söylediler. Muhafazakarlar Batı karşıtı ve geleneğe sarılmayı onu muhafaza etmeyi önerdiler.

Islahçılar ise Batı işgal ve sömürgeciliğine karşı kurtuluş hareketlerini örgütlediler.

Islah çizgisi sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı direnişin yeniden yapılanmayı esas alıyordu.

Burada kuşkusuz Cemaleddin Afgani’yi anmadan geçemeyiz. Afgani ile başlatabileceğimiz hareketin temelinde “İslam’ın özüne yani ilk döneme dönmek ve yenilenmek bunu da Batı’dan gelen sömürgeci saldırılara direnirken eş zamanlı yapmak” yatıyordu.

Modernistler ise Batı yenilgisini kabullenmeyi ve uzlaşmayı öneriyorlardı. Bu bağlamda Islahçıları Gelenekçiler ve Modernistler arasında durduğunu söyleyebiliriz.

İşte İslamcılık bu üç yönelişi de içerisinde barındıran ancak özellikle Islahçı düşünür, alim ve siyasetçiler eliyle şekillendirilen bir dünya görüşüne dönüştü.

Afgani-Abduh-Rıza üçlüsünün başlattığı Menâr Ekolü tüm kurtuluşçu, öze dönüşçü İslamcı hareketlerin annesiydi. 19. Yy'ın son çeyreğinde Fas, Cezayir, Tunus, Libya ve Mısır başta olmak üzere Suriye, Azerbaycan, Batı Türkistan ve Doğu Türkistan'daki istiklal hareketlerinin öncülerinin hemen hepsi Menâr Ekolü'nün öğrencileriydi. Türkiye'de ise bu ekolün sembol ismi Mehmed Akif Ersoy olacaktı.

20. yy'da Arap dünyasındaki İslamcılığın baskın halk hareketi olan İhvan'ın kurucusu Hasan el-Benna da kendisini aynı ekole nispet eden bir diğer isim...

İslami bir bilinç bireysel dindarlığı ideolojik bir dönüşüme tabi tutmakta, seküler toplum ve laik devlete alternatif olarak yeni bir epistemoloji yeni bir toplum ve devlet tasavvuru inşa ediyordu. Bu inşa ile gelenekçiliğin bireysel dindarlık merkezli korumacılığını aşıyordu.

İslamcı bilinç anti-emperyalizm, evrenselcilik/ümmetçilik sosyal adalet talebi gibi özelliklere sahipti. Muhafazakarlık ve Modernistlikte ise bu tip özellikler bulunmuyordu.

Muhafazakarlar İslamcılığı “gelenekten kopmak”la, “kökü dışarda”, “yeşil komünist” gibi ithamlarla tahfif ettiler. İslamcılık bir çıkış yolu arayışıydı ve fikir babası Afgani'ydi, öğrencileriydi. Bu yüzden hem Oryantalist kürsülerde oluşturulan itibarsızlaştırma çalışmaları hem de muhafazakarların komplo teorileri üreterek Afgani ve Menar ekolüne yönelik saldırıları boşuna değildi. 

İslamcı düşünürler ise muhafazakarlığı dejenere olmuş geleneği korumakla, hurafecilik ve yozlaşma ile suçladılar.

Islahçılar “Öze Dönüş” ve İçtihad Kapısının açılmasını savunurken Muhafazakarlar dış tehditlere karşı mevcut geleneğin sürdürülmesini yeterli görüyorlar.

Dinsel Muhafazakarlık ile Milliyetçi Muhafazakarlık ise sadece öncelikler konusunda farklılaşıyordu.

Tüm bu yaklaşım sahipleri Küresel paradigmanın değişimini engelleyemediler ve üst kimliğini Dinsel aidiyetlerle tanımlayan "İmparatorluklar çağı" kapanmış Seküler/Laik aidiyetlerle üst kimliğini belirleyen Ulus Devletler çağına geçilmişti.

Dinsel muhafazakarlık bu tip Ulus Devletlerde yeraltına çekilmek zorunda kalırken Islahçı İslamcılık da ya modernizme sürüklendi ya da entellektüel düzeye sıkıştırılarak  yalnızlaştırıldı.

Bunun en güzel örneği Osmanlı sonrası “Türkiye Cumhuriyeti” ulus devlet projesidir.

Tek Parti döneminde Dinsel Muhafazakarlar illegal ilan edilirken Demokrasiye geçiş aşamasında “Ulus Devlet”e eklemlendiler. Bu çizginin en önemli figürleri arasında Necip Fazıl Kısakürek’i (NFK) anabiliriz. NFK, Türk Milliyetçiliği ile Osmanlıcı Muhafazakarlığı sentezleyen bir isim olarak tarihe geçti. Bu çizgi aynı zamanda Ümmetçi Islah hattını düşmanlaştırarak “Mezhepsizlik”, “Müçtehid Taslaklığı”, “Din Tahripçiliği” gibi ithamlarla tekfir derecesinde ayrıştığı görülmekte.

Islah çizgisi ise özellikle Afgani-Benna-Kutub-Mevdudi çizgisinin Türkiye’yi etkilemesi ile ülkeye tesir ediyordu. Ayrıca Ali Şeriati, Mutahhari gibi İranlı Müslüman düşünürlerin de payı büyüktü. Daha sonra bu düşünürler silsilesine Aliya, İsmail Raci Faruki gibi isimler eklenecekti.

Milli Görüş hareketi her iki çizgiden isimleri de içerirken daha sonra ortaya çıkan AK Parti şemsiyesi toplumun farklı kesimleri gibi hem Muhafazakarlar hem de İslamcıları barındırıyordu.

AK Parti iktidarının reform paketleriyle ülkedeki özgürlük alanlarını genişletmesi ile birlikte, gerek muhafazakar hareketler (tarikat ve cemaatler) gerekse de Islah çizgisine mensup İslamcılar daha görünür oldular.

Türkiye’de Dinsel Muhafazakarlığın toplumsal tabanı en güçlü yapısı Halidi-Nakşibendilikdir. Bu ana akım tarikattan da farklı kollar (İsmailağa, Menzil, Işıkçılar, Süleymancılık vb.) çıkmış onlardan doğan ama süreç içinde başka bir harekete dönüşen Nurculuk hareketi ise kendi içinde alt kollara bölündü. Her ne kadar diğer nurcu kollar kabul etmek istemese de daha sonra aşırı politize olarak bir terör örgütüne FETÖ'ye dönüşen “Gülen Hareketi” de Nurculuğun bir kolu. Gülen Hareketinin Modernizmle Muhafazakarlığı kendi ezoterik nihai hedefine ulaşmak için sentezlediğini görüyoruz.

Maalesef özellikle AK Parti'nin reform hareketi olduğu ilk ve orta dönemlerinde İslamcıların yapması gereken, toplumun farklı kesimleriyle iletişime geçme ve davet köprüleri kurma görevinin boş bırakıldığını, bu boşluğun da başka amaçlar ekseninde Gülen hareketi tarafından doldurulduğunu görüyoruz. Türkiye'deki seküler cenah ile ezoterik pragmatizm çerçevesinde iletişim ve diyalog köprüleri kuran Gülenciler toplumda o dönemde oluşan bu pozitif havayı da kirletmişler ve şimdiki kutuplaşmanın katmerleşmesine de zemin hazırlamışlardı. Çünkü toplumun farklı kesimlerinin iletişime ve diyaloğa geçmesi gibi bir ihtiyacın harcanması, hayal kırıklığı yaratması, istismar edilmesi herkesin mahallecilik hastalığına savrulmasıyla sonuçlanıyordu. FETÖ'nün vb. muhafazakar ezoterik yapıların yaptığı en büyük tahrtibat bu olsa gerek... 

Dinsel Muhafazakar hareketlerin ulusal kimliğe eklemlenmesi ve devletçi statükoyu tamamen ele geçirme serüveninin acı sonuçlarından biri 17/25 Aralık ve 15 Temmuz darbe girişimleri oldu.

Süleymancılar, Işıkçılar vs. diğer muhafazakar yapılar ise sessizce ve derinden devleti ele geçirme ajandalarını tatbik etmeye devam ediyorlar.

Gücü ele geçirdikçe çekim alanını arttıran ve rakip/tehdit gördüğü Islahçı İslamcılığı boğmaya çalışan Muhafazakarlık, süreç içinde daha önce farklılıkların şemsiyesi olan AK Parti’nin MHP ile ittifaka gitmesiyle beraber dinsellikle milliyetçiliği iyice sentezlemiş, hatta bu sentez her geçen an, Milliyetçi/Ulusalcı- statükocu tonu daha da ağırlaşan bir erimeyi beraberinde getirdi.

Islahçı İslamcılığın ötelendiği, ötekileştirildiği muhafazakar içe kapanmanın hamaset propagandalarıyla taltif edildiği bir döneme gelindi. Seküler kesim nezdinde ise İslamcılık ve Muhafazakarlık arasındaki bu derin uçurum fark edilemediğinden Muhafazakarlığın adaletten uzaklaşan siyasal icraatları İslamcılara da mal edilir oldu.

Bu bağlamda İslamcılar da daveti bırakıp “mahallecilik hastalığı”na düçar oldular.

İslam’ın mümine toplum nezdinde yüklediği temel sorumluluğun İslam’dan habersiz/bilinçsiz kitlelere Davet olduğu gerçeği İslamcılığın gündeminden uzun süredir çıkmış durumda. İslamcılar siyasal konjonktürün kendilerine sağladığı özgürlük alanlarını kendi ilkelerini davete dönüştürmek için kullanmadılar.

O kadar çok mevcut politik ortama angaje olundu ki partizanlıkla dindarlık birbirine eşitlendi, bu eşitlenme dindarlığın yozlaşmasıyla ve kendisini kutuplaşmanın bir kanadına hapsetmesiyle sonuçlandı. Oysa Dindarlaşma beraberinde hertürlü politik konumlanmanın üzerine çıkartmalı, kim olursa olsun doğruları destekleme kim olursa olsun yanlışları eleştirebilme erdemini de gerekli kılıyordu. "Dindar"ın/ İslamcının sorumluluğu kim olursa olsun davet etmekle yükümlülüğüydü. 

Muhafazakarların ise sağcı-devletçi eklemlenişi zaten böyle bir dertleri olmadığını gösteriyor.

Şimdi gelinen buhran atmosferinde kamuoyunun gücün yozlaştırması, yolsuzluklar, adaletsizlikler, insan hakları ihlalleri, aşırı-sağ/göçmen karşıtlığının toplum tabanında yükselmesi gibi bir çok sorun karşısında tekrar Öze Dönüşü, Kur'ânî Yenilenmeyi gündemlerine almalılar.

-Kur’an’ın bilgi sistemini epitesmolojilerinin esası kılmak,

-Sosyal Adalet taleplerinin öncülüğüne talip olmak,

-Küresel emperyalizme karşı küresel bir dayanışma bilincini geliştirmek.

-Toplum tüm kesimleriyle Davet eksenli empati, diyalog ve ilişki geliştirmek. Bu hedef doğrultusunda toplumun her kesimine özgün diller, söylemler inşa etmek...

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya