Katar İstihbarat Servisi’nin kurucusu Doha’nın Müslüman Kardeşler’e yaranmasını, İsrail ile normalleşme sürecini ve Suudi Arabistan’a karşı komployu anlattı

Katar İstihbarat Servisi’nin kurucusu Doha’nın Müslüman Kardeşler’e yaranmasını, İsrail ile normalleşme sürecini ve Suudi Arabistan’a karşı komployu anlattı

Perşembe, 18 Nisan, 2019 - 11:30
General Mahmud Mansur (Independent Arabia)
Londra/Şarku’l Avsat
“İran Safevi Devleti”nin Arap Yarımadası'na sızıp Körfez ülkelerine müdahalede bulunma arzularının önüne geçmek amacıyla kurulan Katar İstihbarat Servisi’nin başına getirilen General Mahmud Mansur, görev süresinde yaşadıklarını ve tanık olduklarını Independent Arabia’dan Mona Madkour’a anlattı.

General Mahmud Mansur, özel röportajında, Katar İstihbarat Servisi’nde görevde bulunduğu 8 yıldan daha uzun süren döneme ilişkin birçok sırrı ilk kez açıkladı.  

Konuşmasına Doha'ya attığı ilk adımdan başlayan General Mansur, tanık olduğu bir dizi dosyadan, Veliaht Prens Şeyh Hamad bin Halife’nin ABD’nin talimatıyla babasını devirmesinden, İsrail'le olan normalleşme sürecinden, ülkenin Müslüman Kardeşler’i kucaklamasından ve Suudi Arabistan’a karşı kurulan komplodan bahsetti. Mansur ayrıca, birimin üzerine inşa edildiği ilkelerden köklü tavizler verilmesinin ardından istifasını sunduğu 1996 yılına kadar yaşananlar hakkında çok çarpıcı açıklamalarda bulundu.

Mansur’un düzinelerce nişan ve onur madalyasının bulunduğu ofisinde gerçekleştirdiğimiz görüşme 9 saatten fazla sürdü. Bu süre içerisinde kendisiyle Katar siyasetinin gidişatını bir uçtan diğerine değiştiren büyük olaylar ve fırtınalı değişimler hakkında konuştuk.

Independet Arabia ilk kez, General Mahmud Mansur’un Katar İstihbarat Servisi’nde görevde bulunduğu sırada çektirdiği ve kendi kişisel albümüne koyduğu nadir bir dizi fotoğrafı yayınladı.

Mahmud Mansur’un Katar İstihbarat Servisi’nin kurulması için görevlendirilmesi

Mansur, Katar'daki yeni görevinin arka planına değinerek konuşmaya başladı ve konuya ilişkin şu açıklamalarda bulundu:

“Mısır ve Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri arasında bazı güvenlik hizmetlerinin rehabilite edilmesi için bir mekanizma kurulmasının kararlaştırıldığı üst düzey görüşmeler yapılmış. Ben bunu sonradan öğrendim. 1988 yılının Haziran ayının ilk sabahında General Ömer Süleyman ile görüşmek üzere çağrıldım. Süleyman, Arap ulus güvenliğini tehdit eden bazı faktörler hakkında konuştu ve bunlardan en önemlilerini, Fars devletinin Arap Körfezi’ne ilişkin arzularının teşkil ettiğini söyledi. İran’ın Pers devletinin mirasını canlandırmak yönündeki kadim hayalinden bahseden Süleyman, muhalefet kartının Arap Yarımadası'nı kontrol etmeye başlamak için stratejik bir amaç olarak kullanıldığını belirtti. Süleyman, kendisiyle gerçekleştirdiğimiz özel toplantıda, Mısır’ın Arap milletine karşı olan sorumluluğu temelinde benim ülke dışında bir ulusal görev için seçildiğimi söyledi. Arap Maşrık ülkeleri ile birlikte Safevi devletine karşı bir set oluşturmak için hazırlıklar yapılacak, mevcut subaylardan gruplar oluşturulacak ve söz konusu ülkelerde güçlü istihbarat servisleri kurulacaktı. Ben ve meslektaşım General Mervan Abdulhakim, Katar devleti yetkilileri olarak seçildik ve seyahat zamanımız 1 Temmuz olarak belirlendi. Bu bir aydan daha az bir süreydi.”

Doha topraklarına ilk kez adım atılıyor

Mansur’un ifadelerine göre, kendisinin ilk izlenimleri ve Doha’ya ulaşması ile birlikte işlerin nasıl seyredeceği meselesi oldukça can sıkıcı bir durumdaymış. Mansur bu hususta şunları söylüyor:

“1988 yılının Temmuz ayında Doha Havaalanı'na ulaştım. İşlemler tamamlandı ve İbn Mahmud Caddesi'ndeki geçici ikametgâhıma yerleştim. Ertesi gün sabahın erken saatlerinde işyerine gittim ve daire işleri bakanıyla tanıştım. Katarlı olmadığını görünce şaşırdım! Ayrıca daha sonra daire başkanıyla da tanıştım ve o da aynı şekilde Katarlı değildi. Öyle ki, içlerinden biri, bir Asya ülkesindendi. Arapça konuşamıyor, fakat dairedeki iletişim bölümünden sorumluydu. Bu çok ciddi bir sorundu. Çok şaşırdım ve dehşete düştüm. Çeşitli milletlerin kokteyli olan bir istihbarat servisi! Bu nasıl olur?”

Veliaht Prens Şeyh Hamad bin Halife ile gerçekleştirilen ilk görüşme

Mansur sözlerini şöyle sürdürdü:

“Göreve başladıktan üç hafta sonra Veliaht Prens Şeyh Hamad bin Halife ile ilk görüşmemiz gerçekleşti. Görüşmemiz öğle saatlerinde Emirlik Divanı’nda başladı. Veliaht Prens benden Katar Genel İstihbarat Dairesi’nin vizyonunu birkaç noktada özetleyen bir açıklama istedi. Bende kendisine edindiğim izlenimler doğrultusunda yapılması gerekenleri anlattım. Bunlardan en önemlisi, söz konusu dairenin süzgeçten geçirilmesi ve sadece Katarlılardan oluşmasıydı. Çünkü bir istihbarat servisinin kendi milletinden olmayan birtakım kimseleri barındırması makul değildir. Katar istihbaratında ise Katar dışında 13 farklı milletten kimseler bulunuyordu. Bu, özellikle İngiliz ordusunun denizaşırı düşmanlarına karşı benimsediği çalışma üslubuna benziyordu. Ayrıca eğitimsiz olanların ve belirli bir görevi bulunmayanların kademeli bir şekilde emekliliğe ayrılması gerekiyordu.”

Mansur, açıklamalarına şöyle devam etti:

“İlk toplantıdan üç gün sonra Veliaht Prens Şeyh Hamad ile ikinci bir görüşme gerçekleştirdik. Veliaht Prens, istihbarat dairesinin kademeli olarak süzgeçten geçirilmesi konusundaki fikrimi kabul etti. Daire başkanlığına Şeyh Hasan bin Abdullah Al Sani’yi atadı. Şeyh Hasan bin Abdullah Al Sani, istihbarat servisinin Katarlı ilk başkanıydı. Kendisi o sıra eğitimini tamamladığı ABD’den dönmüştü. Ayrıca Katar Savunma Bakanı’nın kardeşiydi. Dairenin adının Katar Genel İstihbarat Servisi olarak düzenlenmesinin ardından hızlı bir şekilde servisin görevleri belirlendi. Katar TV binasının yakınında bulunan yeni bir yere taşındık.”

Mansur, istihbarat servisindeki yetkilerinin sınırları hakkında, görevinin sadece danışmanlık ve eğitim çalışmalarıyla mı sınırlı olduğu, yoksa önemli kararlar vermeyi ve istihbarat görevlerinde bulunmayı da içerip içermediğine dair sorduğum soruya şöyle yanıt verdi:

“Benim yetkilerim bahsettiğiniz tüm durumları kapsıyordu, sadece danışmanlık ve eğitim çalışmalarıyla sınırlı değildi. Birimin ilk başkanı olan Şeyh Hasan bin Abdullah Al Sani’ye çok yakındım. Ulusalcı olan harika bir insandı.”

Tanık olduğu makul olmayan durumlara rağmen göreve neden başladığına ilişkin konuşan Mansur şunları söyledi:

“Toplumu ve devasa petrol servetinin etkisini incelemek gerekliydi. Kız çocuklarının eğitim oranının yüzde 90'ın üzerine çıktığı bir ülkede, kadınların kasıtlı olarak kamu hayatından dışlanması dikkat çekiciydi. Oysa zenginlikle meşgul olmaktan zevk alan erkelerde eğitimini tamamlayanların oranı yüzde 40’ı geçmiyordu. O dönemler toplumun unvanı cehaletti. Veliaht Prens Şeyh Hamad bin Halife’nin kendisi de eğitimini tamamlamamıştı.”



General Mahmud Mansur’un arşivinden nadir fotoğraflar: Katar istihbarat servisinin içinden bazı kareler (Fotoğraf: Hüssam Ali)

Kafeleri andıran istihbarat birimi

İstihbarat teşkilatı kurma görevini üstlenen Mansur, Katar Genel İstihbarat ofisinin bir kafe gibi olduğunu söyledi ve şöyle devam etti:

“Daire, Katarlı olmayanlar tarafından yönetilen sadece bir muhbir bürosu gibiydi. Bu muhbirlerin görevi ise Katarlıların her akşam buluştukları büyük salonlara benzeyen ülke meclislerinde neler olup bittiğiyle ilgili konuştuklarını haftalık raporlar halinde toplamaktı. Vatandaşlar, kendilerinin bu muhbirler tarafından izlendiklerini biliyor ve çok dikkat ediyorlardı. Verilecek ilk ders, vatandaşların ve sakinlerin mahremiyetine saygı duyulması gerektiğiydi. Seçkin bir grup oluşturmak üzere yaptığımız bir dizi görüşmeden sonra bir istihbarat memuru için gerekli olan özellikleri ve alması gereken eğitimi belirledik. Katar'ın Genel İstihbarat Teşkilatı'nın tanımladığı şekilde ciddi ve yeni bir bilimsel yaklaşımla çalışmaya başladık.”

Kabilecilik ve vatandaşlık sorunu

Mansur sözlerini şöyle sürdürdü:

“Geleneksel ve uygunsuz sosyal davranışları düzeltmekle çok uğraştık. Kabilecilik esasına göre terfi ayrıcalıklarını kaldırdık. Bu anlayış, durumu oldukça zorlaştırıyordu. Bu şu kabileden, diğeri Fars kökenli, öteki bedevi, beriki şehirli gibi bir anlayışın hâkim olduğu eski kabile sistemine, yaklaşık iki yıl içerisinde son verdik. Bizim asıl odağımız Safevi devletinin tehdidi üzerineydi. Fakat İran tehdidinden daha az önemli olmayan bir tehlike daha hissetmiştim: “Katar'da çalışan ve sayıları Katar nüfusunu aşan 36'dan fazla milletten olan kalabalık bir topluluk. Söz konusu kişilerden bazılarının devletin en hassas dairelerinde bulunmaları, yeni oluşturulan bir kurum için ciddi bir zorluktu.”

Hamad bin Casim belediyelerden rüşvet alıyor

Yeni görevini üstlendikten birkaç ay sonra bir sürprizle karşı karşıya kaldığını dile getiren Mansur:

“Araştırmalarımız sonucunda Şeyh Hamad bin Casim’in yolsuzluk yaptığını tespit ettik. Belediye İşleri Bakanlık Ofisi Başkanlığını yürüten Hamad bin Casim, Katarlıların evlerinin inşasından sorumluydu. Hamad bin Casim, inşaat şirketlerine ancak rüşvet ve komisyon aldıktan sonra çalışma izni veriyordu. Verilecek tek bir iznin karşılığı olarak ise 500 Katar riyali alıyordu. Bu oldukça utanç verici bir durumdu. Veliaht Prens Şeyh Hamad bin Halife’ye, Hamad bin Casim’im rüşvet almasıyla ilgili hazırladığımız raporu sunduk, fakat hiçbir şey olmadı.”



Independent Arabia muhabiri Mona Madkour’un Mahmud Mansur ile gerçekleştirdiği röportajdan bir kare (Hüssam Ali / Independent Arabia)

Sınır çatışması ve tarihi belgelerde sahtecilik

Katar istihbaratındaki çalışmaları sırasında ön plana çıkan dosyalar hakkında konuşan Mahmud Mansur, “tarihi skandal” olarak nitelendirdiği bir olayı şöyle anlattı:

“1986'da Katar ve Bahreyn arasında, deniz sınırları ve bazı adaların yönetimi ile ilgili bir çatışma yaşandı. Bu sorun, 1939 yılında İngiltere’nin Havar takımadalarını Bahreyn’e devretme kararının Katar tarafından tanınmamasının ardından ortaya çıktı. Suudi Arabistan silahlı çatışmayı durdurmak için müdahale etti ve meseleyi Lahey'deki Uluslararası Adalet Divanı’na sevk etti. 7 Mart 2001 tarihinde çıkarılan bir kararla Bahreyn'in Havar, Ebu Tur ve Cerad adaları üzerindeki egemenliği kabul edilirken, Katar’ın Cenan adası ve Zabara bölgesindeki egemenliği tanındı. Bir istihbarat servisi olarak, Havar adalarının Katar’a ait olduğunu gösteren tarihi kanıtlar sunma görevini üstlendik. Yüzbaşı Cabir el-Marri bu görev için gönüllü oldu ve kanıtı sağlayabileceğini iddia etti. Bahreyn'e gitmek için izin istedi ve dört gün sonra 4 milyon dolar değerinde olduğunu iddia ettiği bir delille geri döndü. Mısırlı uzman Riyad Fethullah’tan, el-Marri'nin elde ettiği kanıtlara dayanarak tartışmalı deniz adaları konusunda Katar’ın haklılığına tanık olması için yardım istenildi. Dr. Riyad’ın sözleşmeleri incelemesinin ve araştırmasının sonucunda sözleşmelerin sahte ve modern belgelerden ibaret olduğu açığa çıktı. Belgelerde kullanılan kâğıtlar o dönemde kullanılan kâğıtlarla uyuşmuyordu. Ayrıca sözleşmelerde kullanılan harfler, o dönem Körfez bölgesindeki belgelerde kullanılan üsluba aykırı bir şekilde yazılmıştı. Bununla birlikte sözleşmelerdeki imzalar birbirini tutmuyordu. Çünkü sahtecilik yapan kişi imzayı aşamalı olarak taklit etmişti. Riyad derhal Şeyh Hamad bin Casim’e sözleşmelerin sahte olduğunu bildirdi ve kendisine verilen görevi tamamlayamadığı için Katar tarafından özür diledi. Ancak Hamad bin Casim, Katarlı heyete görevi tamamlamasını ve Uluslararası Adalet Divanı'na sahte deliller sunulmasını emretti. Lahey'deki uluslararası uzmanlar sözleşmelerin sahte olduğunu doğruladı ve bunun için güçlü kanıtlar olduğunu söyledi. Bu kapsamda, kâğıtların yapımında kullanılan bileşenlerin 70 yıl önce bulunmadığı tespit edildi ve kullanılan mürekkebin ise yeni üretilmiş bir mürekkep olduğu kanıtlandı. Bunun ardından Bahreyn'in Havar adalarındaki egemenliğine hükmedildi.”

Katar, Bahreyn petrolünü ele geçirdi

Mahmud Mansur, Katar’daki petrol zenginliğinin gerçekliği hakkında son derece önemli açıklamalarda bulunarak sözlerini şöyle sürdürdü:

“1990’da Katar'ın Duhan şehrindeki petrol kuyularının yasadışı olarak kazıldığı ortaya çıktı. Bunun üzerine Katarlılar, Bahreyn'in yaklaşık 20 km güneydoğusunda bulunan Havar bölgesi altındaki petrolü ele geçirmek üzere harekete geçtiler. Katar'ın Bahreyn'e karşı yürüttüğü büyük çatışmanın izinin sürülebileceği bu sır ilk kez açıklanıyor. Öyle ki Katar, söz konusu çatışmanın çözülmesine ilişkin teklif edilen Suudi arabuluculuğunu reddetti. Katar daha sonra Havar adaları dosyasını Uluslararası Tahkim Mahkemesi’ne sevk etse de, mahkeme adaların Bahreyn’e ait olduğu yönünde karar verdi.”

Editörün Seçimi

Multimedya