Güneş Batı’dan doğarsa

Güneş Batı’dan doğarsa

Pazartesi, 15 Nisan, 2019 - 06:45
Kıyamet alametlerinden birisi de Güneş’in dünyanın değişik yönlerinden doğması olarak kabul ediliyor kutsal metinlerde. Güneş’in Batı’dan doğması halinde bile "kıyametin" hemen kopmayacağı ve dünyanın bu haliyle bir müddet daha devam edeceğinin vurgulandığı açık. Diğer yandan Güneş’in dünyanın değişik yönlerinden doğmasının fizik değil de metafizik bir açıklamaya gereksinim duyduğu yönünde genel bir kabul de oluşmuştur.

Bugün Küre’deki siyasal, iletişimsel, ekonomik, bilişim teknolojileri ve bilimleri alanındaki gelişmeler ve krizler, ideolojilerin bitişleri ve daha çok Batı’da görülen içe kapanma eğilimleri, Ademoğlu’na zihin yakıcı sorular ürettirmektedir.

Oysa gerilere çekilip baktığımızda "Batı’da yeni bir gelişme olmadığı" da meydandadır. Ademoğlu’nun bilimleri, teknolojileri geliştirirken ilkel güçlerini ve güdülerini yok edememesi olgusu hep ayağına dolanan bir paradokstur. Bunca din âlimi, felsefeci, psikolog, arkeolog, sosyolog ve biyolog, ek olarak genetik bilimci, Ademoğlu’nun negatif yönünü yani temel ilkel güçlerini ve güdülerini kontrol altına alma yönünde kayda değer bir çalışma maalesef yapamamıştır.

Güneş’in Batı’dan doğması halinde bile Ademoğlu’nun temel ilkel içgüdü ve güçlerini kontrol etme yönünde bir "çalışma" içinde olmayacağı da Kur’an-i bir gerçek olarak vurgulanıyor.

Dünya tarihi ve tarihin tüm dalları mukayeseli bir okumaya tabi tutulunca masalların girişindeki "az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik, bir arpa boyu yol gittik" gerçeği ile yüz yüze geliyoruz. O halde küresel ve yeni olmayan bir temel soru ortaya atacak olursak; Ademoğlu’nun bu değişmeyen kadim tarihini ve kaderini ve hatta vizyonunu değiştirecek paradigmalar serisi ne olabilir?

Bu soruya Ademoğlu hiç bir zaman ciddi bir karşılık aramamıştır. Karşılığını aradığımız sorular da Batılı bir ifadeyle “Tanrıların gazabını daima Ademoğlu’nun üzerine yağdırmıştır.”

Güneş Batı’dan doğsa bile "akıllanmayacak" olan bir varlık topluluğunun akıbetini değiştirmeme konusundaki tutumu doğal olarak patolojiktir ve bunun değiştirilemez ve tedavi edilemez olduğu olgusu, gerçekten de can sıkıcıdır. Doğulu serbest "radikal"lerin sebep olduğu kötülükler ile Batılı filozofların bulduğu çözümlerin aynılığı, "daralma " duygumuzu habire artırmaktadır.

Yunus Emre’nin " Mal da yalan, mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan" şeklinde ortaya koyduğu müthiş tespit, Ademoğlu’nun değiştirememe "gücünü" tunçtan bir abideye dönüştürmektedir.

Dünyanın bir "sera" olduğu ve içindeki tüm koşulların "dışarıdan" belirlendiği ve ürünlerin türleri ve nitelikleri değişse de "sera" olgusunun değişmediği verileri, devir daim makinelerini anımsamaya sebep olmaktadır. Serada üretilen bitkiler nasıl akıbetlerini inşa edemezlerse dünyadaki her türden varlık da bu konuda bitkilerden çok öte bir avantaja sahip gibi görünmemektedir.

Küresel gelişmeleri izledikçe “deja vu” tanımı ile nostalji kavramları da genel-geçer konuma düşmektedir.

Roma İmparatorluğu’nun en büyük siyasal ve ekonomik vizyonu, Arapların ve Yahudilerin hâkim oldukları Çin ve Hint ticaretini sona erdirerek, Çin ve Hint’le bizzat temas kurmaktı. Batı bu amaca ulaştığında da paradoksal bir şekilde "evine" dönme ve kapanma eğilimi göstermeye başlamıştır. Trump’ın Çin ve ABD arasındaki yürüttüğü ticaret savaşları "büyülü" Çin ve Hint’in aslında bir büyüye sahip olmadığı gerçeğini keşfetmesinin bir sonucu olabilir mi?

Çin ve Hint’in ucuz iş gücü ve girdi maliyetleri, vergi avantajları ve hammaddelere yakınlık gibi, bir takım üstünlüklerin bilimsel ve teknolojik gelişmeler sonucu bir anda anlamsız hale gelebileceğini tarih defalarca göstermiştir.

Yapay öğrenme ve yapay zekâ ile milyonlarca asgari ücret ve asgari bakım dahi istemeyecek çekik gözlü ve bakır tenli mekanik robotların; Çin'in, Hindistan’ın ve Uzak Doğu’nun ucuz iş gücü avantajını yok edebileceği bilinmeyen ve öngörülemez bir tablo da değildir.

Arapların ve Yahudilerin, Doğu ve Güneydoğu Asya’nın zenginliklerini Batı’ya "fahiş değerlerle" satma ve bu suretle Roma İmparatorluğu gibi güçlü ve örgütlü bir güç olmamasına rağmen ciddi bir üstünlük elde eden bu iki unsuru saf dışı etme hedefinin hâlâ yürürlükte olması, yine tarihin garip cilvelerinden birisi midir?

Arap ve Yahudi varlığı ve gücü sorununun hem kadim hem güncel bir sorun olabilmesi, hâlâ küresel gündemin bir numaralı maddesi olması, Ortadoğu’nun kalıcı bir büyüye veya ilahiliğe sahip olduğu şeklinde yorumlanabilir mi?

Tarih biliminin ve bilincinin; Ademoğlu’nun tarihin genel akışını belirlemesine yaramasının yanı sıra olup bitenlerin üstünü örtmeye de yaradığı zaten bilinmektedir. Tarihi veriler, yeni güç setleri elde etmede kullanma kadim bir icattır. Bu sebeple dünya serasında olup bitenlerin yeni şeyler olmadığı gibi sorunlar ve çözümler de ne yazık ki yeni değildir. Onları yeni kılan, Ademoğlu’nun yeni öğrenmesidir.

Dünya ve dünyalının kısır döngüsünü kırabilmenin yolunun ne olduğunun bilinmemesi, Ademoğlu’nun en büyük sorunu olarak ortada durmaktadır. Hep aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar elde edilemeyeceği de bilindiğine göre Ademoğlu’nun açmazı ne kadar devasa değil mi? Dünyanın böyle devasa açmazlar ile her karşılaşması Ortadoğu’ya yeniden dönülmesine sebep olmaktadır. Bu durum da evrensel bir kural olarak bilinmektedir.

Dünyanın bir sera olduğu bilindiğine göre verili koşullar altında nelerin olabileceğine ilişkin isabetli öngörüler listesi de kolaylıkla oluşturulabilecektir.

Dünya işlerinin maişet sağlamaya yaraması ve Ademoğlu’nun gerçekleri sayısız defalar eğip bükmesi ve "sırlar" perdesi altına saklaması, olağan ve bilinen numaralardır.

Dünyanın aynı, dünya varlıkların da aynı varlıklar olmasına rağmen dünyayı sırlar evreni ve Ademoğlu’nu da sırların efendisi olarak görmenin olanaksızlığı kabullenilse, acaba bölgesel ve küresel sorunları çözme olanakları ve çözüm seçenekleri daha da netleşmez mi?

“Ülkelerin ve bireylerin hangi etkilere hangi tepkileri verecekleri matematiksel bir sabitliğe sahip olduğu halde neden öngörülerde bu kadar başarısız olunabiliyor” gibi binlerce soru üretsek bile temel gerçek şu: Güneş Batı’dan doğsa bile Ademoğlu değişmeyecektir. Bu ilahi ikaz ve gerçeklik karşısında çevrilen dolaplar ve yapılan numaralar gelecek kuşaklarca tarih olarak nitelendirilecektir. Bu günkü kuşakların yaptığı gibi.

Başka türlü düşünmek ve bilinen olası etkilere, bilinen ve olası tepkiler vermemek, bilgelik dediğimiz akıl üstünlüğü ile mümkündür. Beklenilmeyeni beklemek ve düşünülemeyeni düşünmek ve inşa etmek, akıbeti değiştirmenin sayısız yollarından hemen uygulanabilecek bir yoldur.

Bilgisi sınırlı fakat aklı sınırsızdır insanın. Ademoğlu’nun ise bilgisi de aklı da sınırlıdır. Ademoğlu, insanlığa terfi edebilirse seradan çıkmak mümkün olacaktır.

“Akıllı işletmeler aptallığı teşvik ederler ki kazançları daim olsun” kuralı bugünün iş dünyasının altın kurallarından biridir. Acaba bunun gibi kaç tane "altın kural" dünyayı sera halinde tutmaktadır.

Havuç yetiştirmekle Ademoğlu yetiştirmek aynı işlemleri gerektiriyorsa sadece Ademoğlu olmak, havuçtan farklı olmayı sağlar mı? Çünkü bitkilerin bilmediğimiz dünyası ya da başka varlıkların bilmediğimiz ve çözemediğimiz sırları, Ademoğlu’nu dünyanın efendisi yapmaya yeter mi?

Bunca paradoksal ve bilinen şeyleri bu kadar tekrar etme sebebi yeni bir akıl ve düşünce üretmemiz gerekliliğidir. Bu üretilemez ise tarihte yaşananları tekrar yaşamak kaçınılmaz olacaktır.

Zengin(lik)lerin akıl, düşünce ve bilim üretebildiği, üretemediği noktada satın alabildiği ve kullanabildiği bilinen bir olgudur.

Gerektiğinde beklenmeyen hareketleri yapabilmek ve hiç düşünülemeyeni düşünebilmek ve yapılmayanı yapabilmek, aklı ve verileri başka türlü kullanabilmek, sera ürünü olmaktan kurtulabilmek için yaşamsaldır. Dünya en mükemmel yazılmış kitaptır. Gökyüzü ile birlikte okursak, seradan kurtuluş yolları da fosforlu ve yaldızlı şekilde işaretlenmiştir. Fakat tüm tuzaklar ve esarete giden yollar özenle gizlenmiş ve süslenmiştir. Aklın marifetleri ve beynin performansı da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Ademoğlu’nun bilgi ağacının meyvesini yemek ile cennetten kovulması hikayesinde anlatılan da budur.

Gerçekler açık, net ve anıtsal olarak dururlar, fakat hileler ve tuzaklar hep gizlidirler.

Kutsal metinlerin orijini olan yaratılış bölümlerinin bilgisine ermeden insanlığa terfi etmek mümkün değildir.

Negatif kutuptan geliyorsanız bir (1) rakamına ulaşmadan önce sıfırı (0) görmek gerek. Pozitif kutuptan negatif kutba doğru gidiyorsanız birden önce üçü (3), ikiyi görürsünüz. Gördükleriniz istikametinizi ve akıbetinizi belirler.

Yazının son paragrafı küresel parametreler ile oluşturulan algoritmanın söze dökülmüş kısmıdır.

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya