​Para, iktidar ve ideoloji üçlüsü

​Para, iktidar ve ideoloji üçlüsü

Salı, 9 Nisan, 2019 - 09:00
Para, iktidar ve ideoloji arasındaki ilişki, özellikle de ilk ikisi arasındaki ilişki bu çağda başlamadı. Bilakis en açık şekliyle 5. ve 15. yüzyıllar arasında Avrupa'da, Orta Çağ döneminde kendini gösterdi. Rab tarafından seçilen yöneticinin kutsal kabul edilmesi için insanların buna inandırılması gerekmekteydi! Dolayısıyla Papalığın gücü ve kilisenin mutlak rolü zihinleri uyuşturmak ve kontrol etmek için başarılı bir formüldü.

Başka bir deyişle insanı bağımsız düşünme yeteneğinden yoksun bırakma ve onu din adamına mutlak anlamda itaat eder hale getirmek gerekiyordu. Kişinin inancı üzerinde tahakküm kurmak ve zihnin kontrol altına alınması, yeni bir düşünce ortaya koymanın, tenkidin ve bağımsız düşünmenin imkânsız hale gelmesi anlamına gelir.

Her ne kadar laikliğin ortaya çıkmasıyla birlikte Batı ülkelerinde kilisenin rolü azalsa da rahip ve keşişlerin cinsel skandallara ve maddi yolsuzluklara bulaştıklarını halen duyuyoruz. Bu, sözlerin, düşüncenin ve davranış bozukluğunun halen devam ettiğinin kesin bir kanıtı gibi duruyor.

Aslında Karanlık Çağ'dan Avrupa'daki Aydınlanma Çağı'na geçiş çok hızlı bir şekilde gerçekleşmedi. Bilakis din adamları, iktidar ve nüfuz sahipleri ile felsefeciler arasındaki kanlı çekişmeler yüzyıllarca devam etti. Zira felsefeciler, din adamlarının, güç ve nüfuz sahiplerinin iktidarlarını sarsıyordu. Dolayısıyla, Karanlık Çağ'ın üçte biri İncil edebiyatının ve Aristoteles'in eserlerinin bir karışımıydı. Felsefe, karanlıktan aydınlığa çıkmanın, keşifler ve icatlar gerçekleştirmenin, aklı ideolojinin cenderesinden kurtarmanın bir yoluydu.

İslam dünyasında aynısı olmasa da benzer şeyler yaşanıyor. Birçok İslami merkez, kuruluş ve cami maddi kazanç ve güç devşirme merkezi haline geldi. Devlet içinde paralel yapıların oluşmasının önü de böylece açılmış oldu. Ancak günümüz açısından aradaki fark, kilisenin rolündeki düşüş, yarattığı olumsuz etkinin azalmasına neden olmuştur. Din adamlarının sapkın davranışları da nispeten azalmıştır.

İslam ise, insanların yaşamları üzerinde büyük bir etkiye sahip olmaya devam ediyor. Dolayısıyla servet elde etmek, dolaylı olarak ana devlete paralel bir yapı oluşturmak veya bir siyasi liderlik kurmak isteyenler İslam’a ait o yüce değerleri ve ilkeleri kullanabiliyor.

 Örneğin geçen yıla kadar intihar saldırılarına cevaz veren Yusuf el-Karadavi’nin kurduğu ve başkanlığını yaptığı Dünya Müslüman Âlimler Birliği, ılımlı İslami düşünce inşa etmek için kurulmuş bir yapı zannedilir. Hâlbuki tam tersi bir işleve sahiptir. Bu her ne kadar dünya çapında İslâm dinine hizmet eden ve yüce hedefleri olan bir yapı gibi gözükse de Müslüman Kardeşler’in (İhvan) örtülü hedeflerini gerçekleştirmeye çalışan bir yapılanmadır. Çalışanların maaşları İhvan tarafından ödenir.

İran da aynı şekilde Orta Asya'da yalnızca Şiiliği yaymak için değil, Tahran'daki dini otoritenin yararına gönüllü askerlik yapacak fertler yetiştirmek için bu bölgede dini kurumlar ve okullar inşa etmiştir.

Geçenlerde Suudi-BAE arabuluculuğu sayesinde 20 yıl sonra komşusu Etiyopya ile barışan Eritre, bir rahatsızlığını açıkça dile getirdi. Zira Katar parası ve Türkiye'nin desteğiyle kurulmuş olan "Eritre Müslüman Birliği" yeni doğan bu barışı istikrarsızlaştırmak ve muhalefeti harekete geçirmek için çalışmalar yürütüyor. Aynı durum Libya'da da gerçekleşti.

Mısır ve Körfez'deki bariz başarısızlığının ardından Libya'daki Müslüman Kardeşler'i iktidara taşımak için yine Katar ve Türkiye desteği ile İslami dernekler ve Şura Konseyleri kuruldu. Soru şudur: İslam'a veya onun uygulanmasına hizmet etmemiş, dini bir rejimle yönetilmeyen Türkiye ve Katar gibi ülkeler neden dini ideolojiyi kullanma ihtiyacı duyuyorlar? Takipçi bulmayı nasıl başarıyorlar?

İlk sorunun cevabı karanlık çağlar dikkate alınarak verilebilir. Din, insanların zihinlerini kontrol etmenin, onların manevi eğilimlerinden yani Cehennem ve Cennet vaatlerine inanma eğiliminden yararlanmanın kolay bir yoludur. Hangi din veya mezhep olduğunun pek bir önemi yoktur.

Peki, kendilerine kulak verecek kitleleri nasıl buluyorlar?

Parlamentodaki bazı politikacılar, karar alma çevreleri ve medya mensupları gibi belirli bir cemaate mensup olmanın para ve iktidar nimeti sağladığını çok iyi bilen bir kitle var. İlginçtir, CNN'deki bazı meşhur analistler ve yorumcular -ki bazıları Müslüman değil- ABD Başkanı Donald Trump'ın oğlunun Müslüman devletlerin imajını zedelemek adına bazı medya kuruluşlarını satın almak için Katar rejimiyle bağlantılarının olduğunu söylüyor. Aslında bu, Yahudilerin sık olarak kullandığı yöntemlerden biridir.

Kendilerine kulak verecek kitleleri nasıl bulduklarının diğer bir cevabı da; insanı diğer canlılardan ayıran en önemli nimeti, yani aklı işlevsiz kılmalarıdır. Kişiyi bir cemaate bağlı kılmanın en kestirme ve kolay yolu aklını dumûra uğratmaktır.

Bugün Libya, İslam devleti (İhvan tarzı) talep etme bahanesi ile kurulmuş, Katar ve Türkiye'nin desteğiyle güçlenmiş ve yayılmış milislere karşı yaklaşık 8 yıldır kararlı bir savaş yürütüyor. Katar'daki rejim, Libyalıların işlerine burnunu sokmak ve onlara siyasi, askeri ve dini liderlik uygulamak için binlerce kilometre uzakta bulunan Kuzey Afrika'ya gitmeye nasıl karar verdi? Bölünmeler ve parçalanmalar yaşayan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), onlarca yıllık otoriter yönetimden sonra barış ve istikrarı umut eden Libya gibi bir ülkeye silah ve mühimmat dolu gemileri neden gönderme ihtiyacı hissediyor?

Katar gibi zengin veya Türkiye gibi büyük bir ülkenin Libya’daki gördüğümüz hedefi, bölgedeki en yüksek nüfuza sahip olmak. Dini bir ideolojiyi yayarak ve parayı kullanarak elde edilen nüfuz, onları insanları boyunduruk altına alan Papa benzeri krallar yapıyor.

Avrupa halen bu karanlık tünelden çıkabilmiş değil. Bu, güç ve nüfuz elde etmek için kullanılan dini ikiyüzlülük tünelidir…

Batı ülkeleri bizde neler olup bittiğini iyi biliyor. Hatta tam olarak farkındalar çünkü bu yaşananlar onların tarihinin bir parçası. Aydınlanmanın gerisindeyiz, çünkü militanlığa oldukça eğilimli olan dini ideoloji, akıl, yaratıcılık ve bilimsel düşünce ile bir araya gelemez. Çünkü araçlar farklı olunca hedefler de farklı oluyor. Bu karanlık tünelden çıkmayı tercih edenler için denklem oldukça net ve yol da alabildiğine açık.

diğer görüş makaleler

Editörün Seçimi

Multimedya