İnsanın zalim çağı ya da sömürgeciliğin pis işleri

İnsanın zalim çağı ya da sömürgeciliğin pis işleri

Perşembe, 28 Mart, 2019 - 07:30
Dilaver Demirağ
Araştırmacı-Yazar ve doğa korumacı aktivist
Batı kendini dünyanın merkezi ve efendisi saymaktan vazgeçmedikçe korkarım ki üçüncü dünya savaşı, refah içinde kendi kalelerinde yaşamak isteyen ama diğer yandan da dünyayı yağmalayan zengin batılı ülkeler ile gezegenin yoksulları arasında çıkacak.

Yeryüzü ve yeryüzünü eşsiz ve benzersiz kılan şey hayattır. Astronomların tahminlerine göre evrende dünya benzeri hayat olan çeşitli gezegenler ilk elden bilgilere göre mevcut olsa da, bu henüz somut bir hakikate dönüşmüş değil, yani bunların varlığı kesin olarak güneş sistemindeki diğer gezegenler gibi belgelenebilmiş değil. Ama zaten sadece evrenin, evrenlerin olduğu bir sistem de dünya benzeri gezegenlerin de olması doğaldır.  Hatta kendi dünyamızdaki gibi olmayan o ortama uyum sağlamış canlı türleri de var. Dünyada bile olağan şartlarda yaşamın olmaması düşünülen asitli ortamlar vb gibi ortamlara adapte olmuş canlılar var. Venüs, Satürn vb gezegenlerde de buraya uyum sağlamış canlılar olduğu düşünülüyor. 

Lâkin hâlihazırda net olarak bilinen yaşamın olduğu tek yer dünya gezegeni.  Diğerleri ise olasılık durumu. Yani aksi kanıtlanıncaya dek, yani diğer gezegenler gibi belgeleninceye kadar en azından bizim galaksimiz samanyolu da dâhil, evrendeki birçok galaksiyi de buna dâhil ederek söylersek, hâlihazırda bilinen bizdeki gibi yaşam kaynayan tek gezegen bizim gezegenimiz.

Ve bilim tarafından verilen bilgilere göre, bu hayat çok uzun bir sürede meydana geldi ve birçok olması gereken koşul olabildiği için var olabildi. Yani olağan şartlarda düşündüğümüzde hayatın olması pek de mümkün değildi.  Örneğin dünyanın güneşe uzaklığını ele alalım. Misal Merkür gibi güneşe şu ankinden daha yakın olsa adeta kaynayan bir ateş topu gibi olacaktı, ya da daha uzak olsa bu kez de Satürn gibi bir buz topu olacaktı. Ancak dünya tam da uygun mesafede olduğu için hayatın olmasına dair çok uygun bir ısıya sahip, dahası bu son buzul çağından beri de hemen hiç değişmedi. Hakeza hayatın olmazsa olmaz koşullarından birisi olan atmosfer öyle nazik ve hassas bir denge ile oluşmuş ki mucize sözcüğü buna tam uygun düşecek kelime. Eğer biraz yakın olsa yerçekimi nedeni ile atmosfer içe çekilecekti, ya da biraz daha uzakta olsa atmosfer kaçıp gidecekti. Ama bu uygun mesafe sayesinde atmosfer var ve bu atmosfer sayesinde hayat da var. Hâsılı dünya her şeyi ile adeta hayat burada gelişip çiçeklensin diye var olmuş gibi.

Bu hayatın uzunluğu düşünüldüğünde (milyonlarca yıllık bir süreçten söz ediyoruz) insan denen mahlûkun bu dünyadaki serüveni bir sineğinki kadar adeta. Ancak insan var olduğundan ama esas olarak da bilimin modern insan dediği homo sapiens var olduğundan beridir, yeryüzünde huzur ortadan kalkmış durumda. Homo sapiens yani akıl-zekâ sahibi insan (diğerleri bundan yoksun muydu diye bir soruyu da hak ediyor bu isimlendirme) kendisinin türdeşlerini yok ederek yeryüzünü fethe çıktığı için insandan seri katil diye söz ediliyor. (Kurân’da geçen yeryüzünde kan döküp fesat çıkaracak ifadesini hatırda tutalım).

Kendi türdeşlerini yok etmek bir alışkanlık halini almış olacak ki insanda bu hala devam ediyor. Çünkü savaş diye icat edilmiş seri öldürme şekli nedeni ile milyonlarca insan bu dünyadan daha yaşama doymadan göçüp gitti. Savaş insanın anlam yaratma sürecinin bir parçası olan ve dil diye bir işaretler sistemi ile konuşup anlaşabildiği sistemin bir ürünü olan İdeoloji-ki modern mitostur bunlar- nedeni ile var olmuş durumda. Kendi türümüzü yok etmek için gerekçe üretmekte bizden daha mahir bir canlı da yok doğrusu.

Terörizmin dini yoktur ideolojisi vardır

Bütün bunlardan nereye gelmek istiyorum. Geçen hafta Yeni Zelandada bir adam pasifizmi temel öğreti kılmış, düşmanlarınızı sevin diyen, bir yanağına tokat atıldığında diğerini dönmesi öğütleyen bir dinin mensubu yani Hristiyan sıfatı taşıyan ve bu inancı içinde Müslümanları düşman gören birisi camide namazlarını kılarak o an Allah ile karşı karşıya olduğu düşünülen insanları öldürdü. Üstelik bunu canlı olarak yayınladı. Her düşüncede, her toplumda fanatik diyeceğimiz kişiler vardır. Mesela karşı takımın mensubunu salt kendisinin takımı yeniliyor ya da kendi takımına mensup değil diye öldürenler yok mu? Nasıl o kişilerden yola çıkarak misal Galatasaraylı, Fenerbahçeli, Atletiko Madridli vb. terörist ya da katil demiyorsak bu kişilere kısaca fanatik diyorsak bu katile de Hristiyan terörist (İslami Terör diyenlere karşılık söylenen bir söz olmasına rağmen) demek haksızlık olur kanaatindeyim. Nitekim sonrasında Müslümanlar ile dayanışmaya girenlerin Hristiyanlar ve Yahudiler olduğunu da biliyoruz. Yani aynı dinin mensupları hem öldürücü, hem de dayanışmacı olabiliyor. Gündelik dilde dediğimiz gibi bir elin parmaklarının hepsi de bir değil. Üstelik dinler tam da bu saçmalıklara son vermek için var oldular. Dinler sadece birbirimizle değil dünyayı paylaştığımız diğer canlılar ile de barış içinde yaşamak için gerekli etik değerleri içeriyor bunu o dinlerin metinlerinde bulmak da zor değil.

Ancak Hz. İsa’ya atfedilen bir deyim vardır “Sezar’ın hakkı Sezar’a” diye. Hristiyanlığın daha doğrusu belli bir Hristiyanlık anlayışının da hakkı buraya kadar. Çünkü Irkçılık denen ideoloji Hristiyanlık gibi aslında pasifizmi savunan, şiddet karşıtı bir dini bir şiddet ideolojisine dönüştürüyorsa bunda Katolik Kilisesinin büyük payı var.  Çünkü artık açıktan olmasa bile alttan alta hala İslam onlar için bir tehdit, hala Viyana kapılarına dayanan ve tüm kıtayı ele geçirip Hristiyanları Müslümanlaştıracağı yönünde bir korku ya da tehdit eden bir İslam hayaletini kovabilmiş değiller. O yüzden İslam hâlâ bir düşman bu algıda. O caniyi bu cinayetlere yönelten zihinsel arka planı besleyen de buydu. İslamofobi denilen ama artık korku değil de “nefret”e dönüşen ideolojinin yangınına benzin dökenler arasında birçok papaz olduğu biliniyor. ABD’de evanjelik olarak bilinen Tery Jones adındaki bir papaz Kuran’ı yakmaktan söz etmişti. Charlie Hebdo adlı solcu ya da demokrat geçinen faşist derginin peygamberimize ilişkin yaptığı hakaretler ortada ve buna destek veren birçok Hristiyan din adamı da olduğunu biliyoruz. Fransa’daki dini sembol kullanma yasağında nedense Yahudi yıldızı ya da Haç'a göz yumulurken başörtüsüne yönelik yasak akıllarda.  Kısacası dinler arasında bir savaş öngören bazı çevrelere teşne olanların arasında Kilise mensupları da olduğu biliniyor. Ve bu düşmanlığın kökleri ortaçağlara kadar uzanıyor. Bu konuda okuduğum en iyi metinlerden biri olan Gil Anidjar’ın Düşmanın Tarihi isimli kitabı. İslam’ın nasıl bir iç düşman ilan edilerek Hristiyan Avrupa kimliğini inşaa etmekte bir rol oynağını anlatır. Yani Nazım Hikmetin dizelerini uyarlarsak kabahat senin demeye dilim varmıyor ey kilise ama kabahat senin be kilise.

Anropesen’in icadı sömürücülük ve ırkçılık

İçinde yaşadığımız çağa insan çağı ya da Antroposen deniliyor. Eski Yunanca’da insan anlamına gelen Anthropos'tan esinle- biyolojik ve jeolojik süreçlere insanın hâkim olduğu içinde bulunduğumuz jeolojik çağ bu isimle anılıyor. Sanayi Devrimi ile başlayan bu süreçle insanlığın gezegenin celladı olduğu söyleniyor. Ama bu çağın iki özelliği daha var insan türünün kendi türdaşlarını acımasızca sömürdüğü, sanayi başta olmak üzere belli bir kıtanın arzularını tatmin etmek ya da onlarla arzu uyandırmak için o güne dek çok az insanın bildiği diyarlar işgal edilip zenginlikleri sömürülüp yağmalandı. İnsanlar köle olarak kullanıldı, hayvan türleri yok edildi, soykırımlar uygulandı. Yani bir insan grubu topyekûn ortadan kaldırıldı, daha öncesinde yüzlerce yıl yaşamış olan medeniyetler deyim yerinde ise fosile çevrildi. Bitki desenleri değiştirildi. Bu dönem sömürgecilik ya da emperyalizm çağı olarak anıldı. Irkçılık yani bir başka insan grubun kendi insan grubundan biyolojik vb çeşitli özelliklerinden dolayı daha aşağılık, hatta insan kabul edilmemesi de bu dönemin ideolojisi oldu. İşte Antroposen ağı ile emperyalizm ve ırkçılık çağı aynıdır ve bugün hâlâ gezegenin kaynakları acımasızca yağmalanıp, birçok hayvan ve bitki türü ölürken, birçok kültür tarihe karışırken sömürgecilik de şekil değiştirerek sürüyor ve elbette ırkçılık da. İslam Nefreti denen şeyde bir ırkçılık biçimi ve bu ırkçılıkla diğer canlı türlerini aşağılayan anlayış aynı zihin yapısından besleniyor; Avrupamerkezcilik.

Avrupamerkezcilik Avrupa’nın medeniyete sahip tek kıta olarak diğer insan gruplarından kültürlerden üstün olduğu ve diğerlerinin kendisine hizmet ile mükellef olduğu ideolojisine dayanıyor. Özünde bir emperyalizm/sömürgecilik ideolojisi daha doğrusu bunu meşrulaştıran, aklayan, haklı çıkartan bir ideoloji. İşte İslam nefretine dayanan yeni ırkçılık da bu ideolojinin bir yan ürünü. Hristiyanlığın gelişmiş ve üstün bir medeniyetin inancı olduğuna dayanıyor. Buna mukabil barbar olarak görülen, ilkel olarak yaftalanan Müslümanların en çok da yoksul göçmenlerin dini olan İslam’ın ise ilkel ve henüz medenileşme düzeyine gelememiş bir barbarlık inancı olduğu iddiasına yaslanıyor ve Batı’nının İslam dünyasını sömürmesini aklamaya yarıyor.

Saldırı sonrası Guardian’da yazan Müslüman psikolog Masuma Rahim meselenin özü olan yazısında şu saptamayı yapıyordu: “Petrolümüze değer veriyorlar ama bize değer vermiyorlar.”  Saldırının ardındaki zihniyet tam da bu. Rahimin yazısının bir bölümünü alıntılamak istiyorum çünkü işin özüne dair çok aydınlatıcı ifadeler var bu satırlarda.

“Her gün, benim gibi insanlar medyada saldırıya maruz kalıyor. Her gün, hem yasalarımızı yapanlar hem de kamuoyu üzerinde önemli etkiye sahip olan insanlar tarafından şeytanlaştırılıyoruz. Ve “biz” dediğim zaman, sadece Müslüman demek istemiyorum. Çünkü hayatlarını aşırı sağ milliyetçiliğin ellerinde kaybedenler sadece Müslümanlar değil. Yahudiler, Sihler ve siyah insanlar. Faşizm çağrınız üzere geldiğinde, genellikle ne kadar “farklı” olduğunuzu umursamıyor. Tek bildiği, farklı olduğun ve bunun için senden hoşlanmadığı… Ancak marjinalleşmiş insanlar, hayatlarını sürekli düşük seviyeli bir alarm durumunda yaşamanın ne olduğu konusunda net bir anlayışa sahipler… Son 20 yılımızı tüm tanımlarımızın ötesinde değişen dünyayı seyrederek geçirdik. Ortadoğu'da bitmeyen savaşlar. İdeoloji ve kültürün “çatışmalarından” söz edildi. Mülteci çocuklar denizde ölüme terk edildi. Windrush Skandalı*. Sağcı milliyetçiler, 1990'larda kimsenin onlara vermeyi hayal edemeyeceği kazanımlar elde ettiler… Bugünlerde ana akım televizyonlarda her zaman ırkçı ve aşırılık yanlısı insanlar var ve herhangi birileri, nüfuzu olan hiç kimse kılını kımıldatmıyor. İktidarda olanlar pozisyonlarını netleştirdiler: Yabancı kökenliler ülkemizi istila edecekler ve kaynaklarımızı yağmalayacaklar, bizi ülkelerinde istemiyorlar. Petrolümüze değer veriyorlar ama bize değer vermiyorlar. Konuşma özgürlüğü ile süslediler, ama onların eylemleriyle nefret meşrulaştırıldı, azınlıklar bunun yüzünden ölüyor. Kabul edemezsin, ama gerçek bu. Petrolümüze değer veriyorlar, ama bize değer vermiyorlar. Bu küçük bir iş değil: Christchurch’teki çekimlerden saatler sonra, Avustralyalı senatör Fraser Anning olanlardan dolayı artan Müslüman varlığını suçlayan bir bildiri yayınladı.”[1]

Masuma Rahim bu satırların ardından da şunu söylüyor “Bu yüzden düşüncelerinize ve dualarınıza ihtiyacımız yok. Savunmak için haklarımıza ihtiyacımız var.” Yani hukuk önündeki eşitlikten daha fazlası, eşit yurttaşlar kabul edilebilmek. İşte tüm mesele de burada. Batılıların önemli bir bölümü refahlarını borçlu oldukları sömürgeleri olan İslam topraklarından vazgeçmiyorlar, ama buradan gelen insanları ise kendi kültürlerine uyum sağlayamayan ilkel hatta biraz da insan altı barbarlar olarak görüyorlar. Tam da bu yüzden Müslüman göçmenler istenmiyor -ki onlar normal Batılı bir yurttaşın yapmadığı pis işleri yapıyorlar ve giderlerse bunu yapacak bir Avrupalı ya da Batılı bulmaları hiç kolay olmayacak. İşte esas değişmesi gereken de bu. Batı kendini dünyanın merkezi ve efendisi saymaktan vazgeçmedikçe, korkarım ki üçüncü dünya savaşı refah içinde kendi kalelerinde yaşamak isteyen ama diğer yandan da dünyayı yağmalayan zengin Batılı ülkeler ile gezegenin yoksulları arasında çıkacak. Bugün terörizm dedikleri şey aslında bir yanıyla Batı ile yürüyen asimetrik bir savaş. Ve kendi ektikleri acı tohumlar olduğu gerçeğiyle yüzleşmedikçe, bunu terk etmedikçe, bu kendini dünyanın merkezi sayan kibir son bulmadıkça gezegenin kıyameti de son bulmayacak.

* Windrush Skandal: İngiltere sömürgesi olan Karayip ülkeleri Jamaika, Trinidad, Tobago gibi ülkelerden 1940-1970 arası İngiltere’nin işçi açığını kapatmak için getirtilen insanlara Windrush nesli deniyor. Bu nesil adını 1948'de Jamaika ile Trinidad ve Tobago'dan işçileri taşıyan MV Empire Windrush adlı gemiden alıyor. : Geçen yıl nisan ayında patlak veren skandal kabul edilen olay ise İçişleri Bakanlığının bu ülkelerden gelen işçilerin çalışma ve oturma izni gibi belgeleri olmaması gerekçesi ile yasadışı göçmen sayılmaları ve sınırdışı etmeye çalışmasına dayanıyor. Teamül gereği İngiliz sömürgelerinden gelenler İngiltere Vatandaşı sayılıyor
[1] Masuma Rahim, After Christchurch, Muslims Need More Than Just Your Thoughts And Prayers (Christchurch’ten Sonra Müslümanlar Düşüncelerinizden Ve Dualarınızdan Daha Fazlasına İhtiyaç Duyarlar.) Guardian, 15 March-Mart 2019 https://www.theguardian.com/commentisfree/2019/mar/15/christchurch-muslims-thoughts-prayers-far-right

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya