Türkiye, İran, İsrail ve Ortadoğu

Türkiye, İran, İsrail ve Ortadoğu

Salı, 26 Mart, 2019 - 12:00
Nebil Fehmi
Eski Mısır Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi
Ortadoğu’nun politik olarak ‘Arap dünyası, İran ve İsrail’  merkeze alınarak tanımlanmasından bu yana uzun zaman geçti. Birleşmiş Milletler (BM) ve birçok yabancı ülke bu anlamda bölge ile ilgilendi. Bununla birlikte bazı Arap ülkeleri uzun zamandan beri, Arap topraklarını işgal eden İsrail ile herhangi bir ilişki kurmayı reddetti. Arap devletleri ile İran arasındaki ilişkiler ise kimi zaman olumlu ve özellikle İran ve Arap Körfezi ülkeleri arasındaki jeopolitik rekabet söz konusu olduğunda da olumsuz bir hal aldı.

Türkiye, Birinci Dünya Savaşı'ndan ve Osmanlı Devleti'nin çöküşünden bu yana, pratikte bu bağlamın dışında kalmış ve çoğu zaman kendi iç meselelerine odaklanmıştır. Ayrıca NATO aracılığıyla güvenlik alanında Batı dünyası ile ilişkilerini geliştirmiş ve siyasi ve ekonomik olarak Avrupa Birliği’ne (AB) yakınlaşmaya çalışmıştır.

Bu durum, 1973 Ekim savaşına ve Arap-İsrail barış sürecinin başlangıcına kadar devam etti. Buna, İsrail ile özellikle Mısır, Ürdün ve bir ölçüde Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) arasındaki yavaş ve kontrollü bir ısınma eşlik etti.

Ardından 1979 yılında Ayetullah Humeyni’nin İran İslam Devrimi’nin başına geçmesi ile birlikte bölgede yeni korkular patlak verdi ve güç dengeleri değişti.

İran, rejimini dış ülkelere ihraç etme politikasını benimsedi ve başta Suudi Arabistan olmak üzere İran ile Körfez ülkeleri arasındaki ilişkilerde hızlı bir tırmanışa tanık olundu.

Bununla birlikte uluslararası toplum, Ortadoğu’nun coğrafi veya politik bağlamına yönelik bakış açısını değiştirmedi. Arap dünyası önemini ve politik ağırlığını korumaya devam etti.

Obama’nın başkanlığındaki ABD yönetiminin Almanya ve Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri ile birlikte Arap çıkarlarını göz önünde bulundurmadan ve hatta kendileri ile ciddi istişarelerde bulunmadan İran ile nükleer programı hakkında bir anlaşmaya vardığı zaman ile halihazırdaki durum birbirinden ne kadar da farklı!

Bunu, Rusya'nın Suriye ile ilgili olarak Türkiye ve İran'la birlikte bir dizi zirveye ev sahipliği yapması, fakat zirvede hiçbir Arap varlığına tanık olunmaması gibi garip bir sahne izledi.

Türkiye, İran ve İsrail’in iştahı kabardı ve bu üç ülke, kibir ve kayıtsızlıkla hırslarını genişlettiler.

Türkiye, Suriye ve Irak sınırları içerisindeki bölgesel emellerini açık etti ve Libya, Somali ve Kızıldeniz'deki faaliyetlerini artırdı. Öyle ki Cumhurbaşkanı Erdoğan ABD’ye, askeri teçhizatını Suriye’den çekmesini veya bu mümkün değilse silahlarını Türkiye’ye devretmesini söyledi.

İran, bir kez daha komşularına karşı olan düşmanlığını gösterdi ve Akdeniz'den Arap Körfezi'ne kadar olan nüfuzu ve arzuları ile övündü. İran Dışişleri Bakanı Danışmanı bana, ülkesinin çatışmalarını kendi sınırlarından uzak bölgelere ve Arap Körfezi’ne aktarmayı tercih ettiğini söyledi.

İsrail, Yahudi halkını Arap sakinlerinden ayıran yeni yasalar çıkardı ve işgali altındaki bölgelerdeki yerleşimini genişletti.

Netanyahu, bölgenin Batı Şeria'dan ayrılmasının sağlanması amacıyla Gazze'ye finansal bakımdan yardımda bulunulmasını desteklediğini belirterek, iki devletli çözümden geri çekildi ve iki devletli bir çözümün tüm muhaliflerine bu ayrılıkçı önlemleri desteklemeleri çağrısında bulundu. Aynı zamanda İsrail Başbakanı,  Arap-İsrail barış sürecinin temellerini tamamen görmezden gelerek, ‘İran ile yüzleşme bağlamında çıkarların birbiri ile uyuşmasının bir neticesi olarak’ Arap dünyasıyla olan ilişkilerini geliştirdiğini iddia etti.

Bu ülkeler, güvenlik, siyasi ve ekonomik çıkarları doğrultusunda Ortadoğu'yu işgal ettiler, Arap komşularını görmezden geldiler ve büyük güçlerle olan ilişkilerine odaklanmayı tercih ettiler.

Türkiye, NATO ile olan ilişkilerini koparmadan, Doğu Arap dünyası (Maşrık) ile ilgili olarak Rusya’yla yakın temaslarda bulunuyor. İran ise ABD’nin nükleer anlaşmadan çekilmesini takip eden sonuçların üstesinden gelmek için -Batı Avrupa ülkeleri veya Çin ile olan ilişkilerini koparmadan- Rusya ile çeşitli temaslarda bulunuyor. Aynı şekilde İsrail, Suriye egemenliğine veya Filistin haklarına saygı duymaksızın İsrail-Filistin barış süreci ve Maşrık’taki durum ile ilgili olarak Amerika ve Rusya’yla temaslarda bulunuyor.

Bu bağlamda her üç ülkenin de pozisyonları kısa vadeli ve hatalıdır. Büyük yabancı ülkelerin, herhangi bir bölgedeki menfaatlerini ve pozisyonlarını belirleyen çeşitli ve değişken öncelikleri vardır. Her üç ülkenin, Ortadoğu’daki farklılıkların ve çatışmaların bölge ehlinden kaynaklandığını ve bölgesel ilişkilere öncelik verilmesi gerektiğini kabul etmesi gerekiyor.

İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif’in, ülkesinin Mısır, Suudi Arabistan ve diğer bazı ülkelerle, Ortadoğu'daki güvenlik konusu ile ilgili konferans düzenlemeye hazır olduğunu dile getirdiği açıklamaları dikkatimi çekti. Daha önce Araplar ile İran ve Türkiye arasındaki diyaloglara davet edilmiş ve güvenlik dosyasının, İran ile Türkiye ve özellikle de komşuları arasında kaybedilen güvenin yeniden inşa edilmesi hususunda esaslı bir mesele olduğunu söylemiştim.

Güvenlik dosyasının niteliği ve hassasiyeti göz önüne alındığında ve ayrıca siyasi polemiklerle zaman kaybetmekten kaçınmak için en iyi yaklaşımın kamuya açık konferanslar yapmak olmadığını düşünüyorum.

Herhangi bir diyaloğun başarılı olması için komşu ülkeler arasında ikili düzeyde çalışmalara başlanması ve buna hazırlık olarak güven attırıcı adımların atılması gerekiyor.

Diyalog başlı başına bir amaç değil, bir şeyleri hareket geçirmenin ve çatışmalarla diplomatik olarak ilgilenmenin bir yoludur. Aynı durum Türkiye için de geçerlidir.

Türkiye, komşularının sınırları içerisinde hak veya çıkarları olduğunu reddeden açık bir tutuma sahip olmalı, ülkelerin topraklarının kutsallığına saygı duymalı ve Ortadoğu ülkelerinin iç işlerine karışmamalıdır.

İsrail ise sağcı aşırılık yanlısı hareketlerin ilk sırada yer aldığı ve rekabet ettiği seçimlerin eşiğinde bulunuyor. Başbakan Netanyahu seçimleri kazansa bile yasal bir sorumluluk ile karşı karşıya kalacak.

Bu durum, Arap-İsrail çatışmasını çözme umutlarına ilişkin siyasi tabloyu bulanıklaştırıyor ve bizi kısa vadede faydalı sonuçlara ulaşmaktan uzaklaştırıyor. Trump yönetimi bizi dişe dokunur tekliflerle şaşırtmazsa mevcut durum olduğu haliyle devam edecek.

* Independent Arabia'dan çevrilmiştir.

diğer görüş makaleler

Editörün Seçimi

Multimedya