Pompeo'nun Lübnan ziyaretiyle verdiği mesaj

Pompeo'nun Lübnan ziyaretiyle verdiği mesaj

Pazartesi, 25 Mart, 2019 - 09:00
Tahran ve Obama yönetimi arasındaki nükleer anlaşma müzakereleri esnasında İran’ın gerçekleştirdiği birçok kazanımın ardından ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin bölgedeki İran’ın nüfuzunu sınırlamak için kademeli bir plan uygulamaya devam etmekte gayet ciddi olduğu konusunda neredeyse bütün gözlemciler hemfikirler. Bu anlaşmanın iptalinden sonra ABD diplomasisi, İran'ı her türlü mali ve güvenlik yaptırımıyla kuşatma ve sınırlandırma politikasını sürdürüyor.

 Ortadoğu turuna çıkan ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, İran’ın emperyal hırsından etkilenen Washington’un müttefiklerini daha temkinli hareket etmeye davet etti. Turunun genel sonucunu değerlendirmek için henüz çok erken olsa da, ses getiren bu Amerikan hamlesi sonrasında yaşanan bazı hadiseler turun ciddiye alındığını -kısmen de olsa- gösterir niteliktedir. Zira Rus politikası saldırgan bir hal aldı. Şam'da Beşşar Esed'le Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu arasında yapılan toplantılar ve İran, Suriye ve Irak ordularının genelkurmay başkanları arasında gerçekleşen sık ve yoğun buluşmalar ABD’li yetkililerin gözünden kaçmadı.

 Kuveyt portalından Amerikalılar, İran'ın kibrine karşı koyma konusunda ciddi olduklarını vurguladılar ve ‘Arap NATO’ olarak bilinen stratejik bir ittifak aracılığıyla siyasi-askeri bir cephenin kurulmasını hızlandırmak istediklerini ortaya koydular. Bu adımın başarısı, Körfez ilişkilerine uyumu geri kazandırmaktan geçmektedir. Kuveyt diplomasisi bunu gerçekleştirmeye çabalıyor, Washington'dan da ciddi bir destek görüyor.

Türkiye ile ilişkiler açısından çalkantılı bir tabloyla karşı karşıyayız. Erdoğan'ın Yeni Zelanda'daki ırkçı katliamla ilgili kışkırtıcı ve popülist açıklamalarının ortasında, Türk lirası büyük değer kaybetti. Kudüs’te İsrail’i, Yunanistan’ı ve Kıbrıs’ı Pompeo’nun katılımıyla bir araya getiren Dörtlü Zirve Türkiye’yi rahatsız etti. Görünen o ki, İsrail gazının pazarlanmasında Türkiye yerine Yunanistan tercih edilecek. İsrail'den çıkan doğal gaz inşa edilecek bir boru hattıyla Kıbrıs, Yunanistan ve İtalya üzerinden Avrupa’ya ulaştırılacak.

ABD diplomasisinin bu zirvedeki varlığı, Ankara ile Washington arasındaki ilişkilerin ne kadar gergin olduğunu gösteriyor. Türkiye ile yakınlaşma bittikten sonra, Yunanistan geniş bir kapıdan ABD tarafından desteklenen stratejik bir eksene girdi. İsrail-Yunan ilişkileri, Doğu Akdeniz ve Kuzey'deki stratejik güvenlik koordinasyonu ile ilgili tüm konularda alabildiğine derinleşti, öyle ki Türkiye bir anlamda alternatif olmaktan çıkmış oldu.

Bu stratejik birliktelik çok da gizlenmiyor, İsrail radarlarının çoğunun Yunanistan'ın Girit adasına kurulduğu bir sır değil. Pompeo’nun ziyaretinin ardından, Mayıs’ta doğabilecek yeni bir gelişme de, Kongre ve ABD diplomasisinin İran’a karşı yaptırımlarda belirgin bir artış yapmasıdır.

Trump'ın İsrail'in Golan Tepeleri üzerindeki egemenliğini tanıma kararı etrafında yaptığı açıklamalar, bölgeyi patlatacak faktörlerden biri gibi durmaktadır. Uluslararası kararlara meydan okuma şeklinde nitelendirilebilecek bir adımdır. Eğer Trump, Arap ve uluslararası kınamaları görmezden gelerek bu adımı attıysa, İsrail ile İran arasında yeni bir çatışma çizgisi oluşturacak demektir. Zira İran da doğrudan veya Hizbullah aracılığıyla bu tepelerde daimi pozisyonlar kurmayı hedeflemektedir.

Her ne kadar bu Amerikan hamlesi hala niyet aşamasında olsa da, yürürlüğe girme ihtimali oldukça yüksektir. Şayet yürürlüğe girerse, Amerika ve İsrail koridorlarında bir süredir konuşulan ‘Yüzyılın Anlaşması’nın bir aşaması olabilir. ABD büyükelçiliğinin Kudüs'e taşınma adımından sonra tehlikeli bir dönemeci oluşturacak demektir.

Bütün bunlar İsrail’in iki devletli çözümü gömdüğü anlamına gelmektedir. Filistinliler ve Araplarla olan savaşlarda işgal ettiği topraklara tamamen çökmeyi -en azından Amerikalıların gözünde- meşru hale getirmeye çabalamaktadır. ABD’nin bu topraklardan çekilmesini telafi etmek için Suriye toprağı ve hava sahasındaki askeri hareket alanını genişletmeye çalışıyor.

Bu durum, Rusya-İsrail ilişkilerine yansıyacaktır. Rusya İran'ın Suriye'deki varlığının kaderini belirleme konusunda daha ciddi bir yaklaşım sergileyecektir. Rusya'nın İdlib gibi belirsizliklerin hâkim olduğu bölgelerde Türkiye’ye kendi vizyonunu dayatma konusunda eli güçlenecektir.

İsrail içinde ise, Trump’ın son dönemde aldığı pozisyon şapkadan çıkan tavşan oldu. Zira Netanyahu, kendisini hapse girmekten ya da en azından yolsuzluk suçundan kurtarmak için böylesi bir hamleye ihtiyaç duyuyordu. ABD’nin İsrail’i destekleme politikası hiç kesilmedi ve artarak devam etti. Trump’ın Beyaz Saray’a gelmesi ile bu destek daha da ivme kazandı. Pompeo’ya atfedilen bir söz var: “Trump İsrail’i Tanrı’nın yardımıyla İran’dan kurtarmak için iktidara geldi“

Anlaşılan o ki ABD, içeriğini kimsenin hatta kendi iddiasına göre Netanyahu'nun dahi bilmediği sözde ‘Yüzyılın Anlaşması’nı uygulamaya koydu. Fakat Netanyahu sevmediği bir anlaşma maddesini yürürlüğe koymak zorunda kalmamak için bu anlaşma konusunda çekingen bir tavır sergiliyor. Radikal Sağ kanatla ittifaklar yaparak kendisini koruma altına almaya çabalıyor. Liberal ve demokratik Yahudi çevreler bu analizi sürekli dillendiriyorlar.

 Beyrut'a dönecek olursak, Pompeo'nun açıklamaları son derece sert, net ve doğrudandı; Hizbullah'ı bir suçlu, terörist ve Lübnan halkının kaynaklarını sömüren ve karşılığında onlara yalnızca ölüm veren bir unsur olarak niteledi. Lübnanlıları cesaretli olmaya, ülkelerinin temeli olan özgürlüğü seçmeye, İran siyasetine boyun eğmemeye davet etti.

Lübnan tarafı ise, Pompeo’yu cumhurbaşkanlığı sarayı, Parlamento merkezi ve Dışişleri Bakanlığı'nda ağırladı.Kendisine şu ortak pozisyon iletildi: Hizbullah toplumsal dokunun bir parçasıdır, İsrail işgali silahlı direnişe meşruiyet kazandırdığı gibi parlamento seçimlerinin sonuçları da Hizbullah’a siyasi meşruiyet kazandırdı.

 Pompeo’nun Hizbullah’ın merkezi karardaki hâkimiyetini reddeden hükümetin içinden ve dışından gelen sesleri dinlemesine gerek yoktu. Çünkü Pompeo bu muhalefetin hükümete katılmayı haklı gösteremediğinin farkındadır. Zira muhalefetin bizzat kendisi Hizbullah’ın hâkimiyet kurduğu bu hükümeti, 10 yıldır bir türlü belini doğrultamayan Lübnan’a yönelik son darbe olarak nitelemişti.

Tüm bunlara rağmen, Lübnan tarafı Suriyeli sığınmacılar dosyasında ABD desteğini almaya çalıştı. Güvenliği güçlendirme ve bankacılık sektörünü koruma konusunda ABD’yi ikna etmeye çabaladı. Zira Hizbullah'a karşı yaptırımlardan en fazla bu sektör etkilenmektedir. İyi niyet göstergesi olarak da Amerikan şirketlerine gaz çıkarımı ihalelerine katılım imkânı tanındı.

Pompeo pek çok konuyu duymazlıktan geldi, ancak aynı zamanda Lübnan ordusuna ve iç güvenlik kuvvetlerine olan desteğin devam edeceğini vurguladı. Bu, Amerika’nın Lübnan’ın çoğulcu deneyimini dikkate aldığı ve demokratik sistemi üzerindeki yükü artırmamaya istekli olduğu anlamına geliyor. Fakat aynı zamanda, ‘Hizbullah’ iktidarda etkili olduğu sürece, Lübnan’ın gaz rezervlerinden yararlanmasına izin vermeyecek. Zira ABD, Hizbullah ve en büyük destekçisi İran’a uyguladığı yaptırımlar aracılığıyla faydalandıkları tüm fon ve kaynakları kurutmaya çabalıyor.

Mesaj yerine ulaştı mı? Son tahlilde, Pompeo turunun sonuçları -en azından yakın gelecekte- İsrail hükümetinin kaderi, İsrail-İran çatışmasının seyri, Suriye'deki durumun geleceği, Yemen'deki ihtilaf ve Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi ile İran arasındaki çekişmenin seyri gibi kritik konulara göre şekillenecektir.

Peki, Lübnan’daki durum ne olacak? ABD Dışişleri Bakanı sanki Tunusluların şu meşhur deyişini söylemek istedi: “Sevgili Ebu Zeyd sen boşuna savaştın.” ABD mesajları gayet açıktı. Lübnan’da yaşananlar başlar kuma sokularak kapatılamaz. Halk hiçe sayılarak direniş kutlaması yapılıyor. Muhalefet ise Ashâb-ı Kehf’in (Mağara arkadaşları) uykusuna denk bir uykuya dalmış durumda.

diğer görüş makaleler

Editörün Seçimi

Multimedya