​Kalkınmanın maliyetini kim üstlenecek?

​Kalkınmanın maliyetini kim üstlenecek?

Çarşamba, 20 Mart, 2019 - 13:30
Mahmud Muhyiddin
Dünya Bankası Başkan Yardımcısı
Devlet liderlerinin 4 yıl önce yaptıkları açıklamalarla 2030 yılında gerçekleştirmeyi vaat ettikleri ancak gün geçtikçe birçok gelişmekte olan ülkedeki uygulamalarda aksaklıkların yaşandığı sürdürülebilir kalkınma programları ve 17 hedef ile ilgili beklentiler hakkında konuşmak kolaydır. Bugüne kadar 10 Arap ülkesinin yanı sıra 93 devlet söz konusu hedeflere ulaşmak için belirlediği vizyonunu BM’ye sundu. Gelecek temmuz ayında ise bu ülkeleri 6 Arap ülkesi ile 43 gelişmiş ve gelişmekte olan ülke daha takip edecek. Ülkelerin vizyonları yoksulluğu ortadan kaldıran ve herkesi kapsayan bir ekonomik gelişme, eğitim ve sağlık bakımı kalitesini yükselten bir sosyal gelişim, çevresel sorunları ve iklim değişikliğini dikkate alma, yönetişim kurallarına ve hukukun üstünlüğüne bağlı olma başlıklarını kapsayan dört boyutu kapsıyor.

BM’de 2015 yılının eylül ayında düzenlenen ve üye ülkelerin liderlerinin katıldığı özel zirvede söz konusu hedeflerin açıklanmasının dördüncü yılında gelinen nokta ele alındı. Göstergeler, dünyanın bu hedefleri gerçekleştirme yolunda ilerlemediğini ortaya koydu.

Geçmişte başlatılan, seçkin ve süslü konuşmaların yapılarak verilen vaat ve taahütler gerçekleşmeden sona eren programları kurtarmak için nasıl bir mucize gerçekleşmemişse 2030 yılından önce de dünya ülkelerinin kalkınma hedeflerine ulaşmalarını sağlayacak bir atılım mucizesi gerçekleşmeyecektir. Kalkınma bunu gerçekten de isteyen ve bunun için sağlam politikalar hazırlayan, kurumlarını kurallara uymalarını sağlayarak güçlendiren, bağlayıcı takvimlere göre kalkınma hedeflerini gerçekleştirecek şekilde bütçelerini ve önceliklerini düzenleyen ülkelerde gerçekleşmiştir.

Geriye başarı ile başarısızlığı birbirinden ayıracak olan yaklaşık 10 yıl kaldı. Bu süre, küresel yarışta başarısızlıkları için birçok neden öne sürerek aslında ilerlemeyi hak etmelerine rağmen kalkınma trenini kaçırdıklarına şaşıran ulusları arkalarında bırakarak öne geçecek ulusları da belirleyecektir.

Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından hazırlanan ve aralarında 34’ü gelişmiş bir ekonomiye, 49’u düşük gelirli ve 72’si gelişmekte olan ekonomilere sahip 155 ülkeyi kapsayan yeni bir çalışma yayınlandı. Bu çalışmada 2030 programlarında belirtilen kalkınma gereksinimlerine göre ülkelerin gelişme maliyetlerinin gözden geçirilmesi için eğitim, sağlık, yollar, elektrik ve su olmak üzere 5 başlık belirlendi. Çalışmaya göre düşük gelirli ülkelerin harcamada milli gelirlerinin ortalama yüzde 15’i oranında bir yıllık artış gerçekleştirmeye ihtiyaçları var. En çok harcama gerektiren iki alan ise eğitim ve yol. Her ikisinde de yüzde 4 oranında bir artış gerekiyor.

Üçüncü sırada yüzde 3 ile sağlık, dördüncü sırada yüzde 2 ile elektrik son sırada da yüzde 1’lik oranı ile su yer alıyor. Gelişmekte olan bir ekonomiye ve daha yüksek bir gelire sahip ülkelerin ise milli gelirlerinin ortalama yüzde 4’ü kadar yıllık artışa ihtiyaçları var. Bu yüzdelik oranlar dolara çevrilerek maliyetleri hesaplandığında mablağ düşük gelirli ülkeler için 500 milyar dolara, gelişmekte olan pazarlara sahip ülkeler için ise 2100 dolara ulaşıyor.

Bu rakamlar mevcut kalkınma yaklaşımlarının değişmeden sürmesi halinde açıklanmış hedeflerin gerçekleşmeyeceğini, acil ve kapsamlı bir gelişimin gerekli hale geldiğini ortaya koyuyor. Çünkü çok azı dışında gelişmekte olan ülkelerin genel bütçesi yorgun ve son yıllarda katlanan borç yükü altındadır. Peki kalkınmanın maliyetini kim üstlenecek? Fon ve kaynak birikimini sağlamak için izlenmesi gereken 4 yöntem var:

Bunlardan ilki kamu harcamalarının verimliliğinin kapsamlı ve köklü bir şekilde incelenmesi ve vergiler ile devlet gelirlerindeki kaynaklarının artırılmasıdır. Çünkü kamu harcamalarının verimliliği azaldıkça hedeflere ulaşmak için gerekli kaynakların oranı da artacaktır. Verimsizliğin biçimleri de önceliklerin çatışması, devlet varlıklarının kaybedilmesi, kamu fonlarının israf edilmesi ve sızdırılması olarak kendini gösteriyor.

Aynı şekilde ekonomik büyüme, vergi tabanının iyi tanımlanması, vergi yükünün dengelenmesi, bilişim teknolojisinin kullanımı, il ve ilçelerde yerel kalkınmaya yönelim ve yerel kaynakları harekete geçirmeye dayanan gelirleri artırma stratejisi takip edilebilir. Böylece orta vadede milli gelir içerisinde vergi gelirlerinde yüzde 5 oranında bir artış gerçekleştirmek mümkündür.

Örenğin Gürcistan yönetimi, vergi gelirlerini artırma konusunda araştırılmaya bir atılım gerçekleştirdi. Bunu da yasaları kolaylaştırarak, vergi toplama işlemlerini basitleştirerek, harç ve ödeme yükünü ağırlaştıran, gelirleri azaltan, eski ve modası geçmiş mevzuatlar karmaşasından kurtularak yaptı. Bunların yerine vergi toplama maliyetini ve vergi kaçakçılığının boyutunu azaltan, vergi beyanını ve şeffaflığı destekleyen entegre bir BT sistemini hayata geçirdi.

Yöntemlerden ikincisi, zengin ülkelerin daha yoksul olan ülkelere milli gelirlerinden yüzde 0.7 oranında destek payı ayırma ve kalkınmalarını finanse etme vaatlerini yerine getirmeleridir. Çünkü toplamda sayıları 29’a ulaşan bu ülkelerden sadece dördü yıllık yükümlülüklerini düzenli olarak yerine getiriyor. Halihazırda hükümet kalkınma yardımlarının oranı yaklaşık olarak 145 milyar dolara ulaşıyor. Buna, gelişmiş ülkelerden her birinin yoksul ve orta gelirli ülkelerdeki kalkınma için yıllık 230 milyar dolar yardımda bulunma taahhütü de eklenebilir. Konuya dair yinelenen taleplere rağmen bu yönde çok az artış sağlandı. Taahhütlerin yerine getirilmesi için sürekli bir şekilde talepte bulunmanın hiç kimseye bir zararı yok. Ama asıl zararlı olan belki de hiç gelmeyecek bir yardımı beklemektir.

Üçüncü yöntem; kalkınmaya yönelik özel uluslararası finansmanın artmasıdır. Bu finansmanın en önemli biçimlerinden biri de doğrudan yabancı yatırımların çoğaltılmasıdır. BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) yayınladığı raporda yabancı yatırımların toplam sayısında yüzde 23 oranında bir düşüş yaşanarak 1.430 milyar dolara ulaştığını, gelişmiş ülkelerde yüzde 37 oranında gerilediğini, gelişmekte olan ülkelerde ise yüzde 27 oranında bir düşüş yaşadığını görebiliriz. Ancak yoksul ekonomilerde durum değişmeyerek aynı oranda, 671 milyar dolarda kaldı.

Yatırım ortamı ile rekabet göstergelerini iyileştirmeleri, yerli ve yabancı özel girişimler için uygun yatırım fırsatları sağlayarak onlarla rekabet eden hükümet yatırımlarını sınırlamaları, katılım fırsatlarını, gelir ve risk paylaşımını güçlendirmeleri halinde aralarında Arap ülkelerinin de olduğu gelişmemiş ülkelerinin yabancı yatırım içindeki paylarını artırmaları mümkündür.

Bu noktada yerel ve küresel vergi sistemi reformunun önemine işaret edilmelidir. Bunun için de şirketler için uygulanan ve geçerli olan vergilerle ilgili uluslararası kurallar gereği şirketlerin kârlarını düşük gelirli bölgelere yönlendirmeleri, gelişmekte olan ülkelerin de yıllık milli gelirlerinin yüzde 1.3’ü ya da yıllık 200 milyar dolar oranında bir maliyet ödemesi yapması gerekiyor.

Yoksul ülkelerin maruz kaldığı bu açık kayıp ve zarar ile IMF Başkanı Christine Lagarde’ın yakın zamanda açıkladığı rakamlar gösteriyor ki G20 ve Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD) önerileri doğrultusunda yoksul ülkelerin çıkarlarını koruyacak, var olan modası geçmiş ve halka ait kaynakları israf eden rejimlerin pençesinden uzakta tutacak daha adil bir vergi sistemi hemen hayata geçirilidir.

Dördüncü yöntem yerel özel sektörün kalkınmaya katkıda bulunmasıdır. Özel sektör rolü gereği  tasarrufları ve çeşitli vergileri ödeyerek kalkınmadaki finansman açığını kapatmaya çalışmaktan öteye giderek üretim sektöründe çalışanların büyük bir çoğunluğuna iş fırsatı sunan yatırım ve projeler ile kalkınmaya doğrudan katkıda bulunuyor.

İnovasyonu geliştirmek ve kalkındırmak özel sektör ve rekabet çerçevesinde gerçekleşmektedir. Örneğin Japonya’da özel sektör şirketlerini bir araya getiren Japon İş Federasyonu Keidanren; başlangıçta avcılık, ardından da tarım, sanayi, bilim ve bilişim aşamalarında geçen ve şimdi dijital ekonomi ve bilgi teknolojisine dayanan inovasyon ve yaratıcılık aşamasında olan toplumun ve ekonomik faaliyetlerinin gelişimine katkıda bulundu. Bunu, “5.0 toplumu” adını verdiği iş modelinin gelişimine katkı sağlayarak yaptı. Bu model, kalkınma sorunlarını çözmeye, katma değeri artırma ve çeşitlendirmeye dayanan ve sürdürülebilirliği sadece gönüllü çalışmalar dahilinde yürütülen hayır işlerine değil şirketlerin temel faaliyetlerini de dahil eden pragmatik bir iş yaklaşımına dayanmaktadır.

Kalkınma hedeflerinin, kalkınmanın öncelikleri konusunda yol gösterici olmayan ve aşırı harcama nedeniyle harcama kalemlerini tüketen bütçeler hazırlamak gibi bilinen ve yaygın olan yöntemler ile gerçekleşeceğini düşünmek yanlış bir varsayımdır. Her ne kadar kalkınmanın finansmanı kamu gelirlerinde bir artışa neden olsa da  bu sadece verimli harcama ile gerçekleşemez. Sürdürülebilir kalkınma programları için insani kalkınmada ve geleneksel altyapıda dev yatırımlar, dijital ekonomiye dönüşümü sağlayacak bir oluşum, aralarında sosyal güvence sisteminin geliştirilmesi de dahil olmak üzere risk ve kazaları önleme sistemlerine yapılacak pahalı teşvikler geremektedir.

Sürdürülebilir kalkınmayı finanse etmenin tek bir yöntemi yoktur. Yüksek beklenti ve hedeflerini gerçekleştirmeye gücü yeten ülkeler,kamu, yerel ve küresel özel finansmanı hep birlikte harekete geçirebilen ve bunların önceliklerini tam anlamıyla idrak ederek verimli ve etkin bir şekilde yönlendirebilenlerdir.

diğer görüş makaleler

Editörün Seçimi

Multimedya