​Yeni Zelanda katliamı ve tehlikeli sonuçları

​Yeni Zelanda katliamı ve tehlikeli sonuçları

Salı, 19 Mart, 2019 - 12:45
Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde Müslümanlara karşı yapılan terör katliamı, pek çok gizli gerçeği ortaya çıkardı.

Örneğin küçük olmasına rağmen Batılı ülkelerde ırkçı aşırı sağın alanı genişliyor. Büyük olmasına rağmen Batı’da ılımlılığın alanı daralıyor. Katliam, siyasi, sosyal, eğitim ve medya platformlarını kontrol etmeye çalışan aşırı sağın sürekli genişlediğini kanıtladı.

Saldırı, aşırı sağın herhangi bir radikal hareket gibi şekillendiğini gösterdi. Şöyle ki aşırı sağ, medya ve parlamentonun yanı sıra siyasi ve askeri kollara sahip.

Dünya, 1970’ler, 80’ler ve 90’larda aşırı sağ görüşlü dini unsurlara hor gözle bakıyordu ve onları sokağın ortaya çıkarttığı ahmaklar olarak değerlendiriyordu. Fakat sahadaki gerçekler, bunun aksini ispat etti.

Aşırı sağ unsurlar, Batı parlamentolarında temsil edilmeye başlandı. İçlerinden radikal ve ırkçı tezleri destekleyen bakanlar, sorumlular, akademisyenler, gazeteciler ve film yıldızları çıktı.

Aşırı sağın popülaritesinin sürekli artması, endişe verici bir durumdur. Hatta aşırı sağ, geleneksel ılımlı partileri etkilemeye başladı. Böylece geleneksel ılımlı partiler de göç sistemlerine ve Batılı ülkelerde Müslümanlara ait kuruluşlara karşı daha sıkı politikalar benimsemeye başladı. 

Bu radikal politikalara inanmak gerekmiyor. Fakat siyaset piyasasında hisselerini yükselten ya da düşüren seçmene bakılmalıdır. Geleneksel ılımlı partiler, radikal ırkçıların kendi seçim hisselerini tüketmekten korkuyor. Bundan dolayı ılımlı partiler, bazı tezlerinde ve politikalarında aşırı sağa eşlik ediyor. Belki de pek çok Batılı ülkedeki son seçim sonuçları, dini ve ırki bakımdan ötekine karşı daha katı olanların, parlamento ve hatta cumhurbaşkanlığı seçimlerinde daha başarılı olduklarını gösterdi. Taktik, sempatik ya da karşıt cumhurbaşkanı adaylarını öne sürmektir. Sonuçta amaç, iktidara radikal bir birisinin gelmesidir.

Faysal bin Abdurrahman bin Muammer, geçtiğimiz Pazar günü bu gazetede yayımlanan yazısında tam olarak bu konuya dikkat çekti. Yeni Zelanda terör saldırısından bahseden Faysal bin Abdurrahman bin Muammer, özetle şunları söyledi:

“Biz, aşırı sağın yönlendirdiği seçilmiş bazı siyasi şahsiyetler tarafından desteklenen tehlikeli bir terörle karşı karşıyayız. İktidara gelmeleri halinde toplu katliam, uzak bir ihtimal değildir. Çekirdek kararlar, aşırı sağ görüşlü liderlerin kontrolünde olduğu zaman tehlike, katbekat artıyor.”

Bu tehlikeli dönüşümler, Müslüman azınlıkların liderlerinin yanı sıra İslam ülkelerindeki hükümetlerin İslamofobi’ye karşı kanunlar çıkartmaya çalışmasını zorunlu kılıyor. Aynı şekilde Yahudilerin Antisemitizm’e karşı sert yaptırımlar ve güçlü kanunlar koymayı başardığı gibi İslam ülkelerindeki hükümetler de İslamofobi’yi suç sayan yasalar konulması için uluslararası baskı yapmalıdır.

Aksi takdirde Batılı ülkelerde Müslümanlara karşı dini ve ırki şiddet artacak ve tehlikeli bir boyuta ulaşacaktır. Çünkü aşırı sağ güçler, son zamanlarda sözlü teorik saldırı taktiklerini kanlı fiili saldırıya dönüştürdü. Zira aşırı sağ güçler, Müslüman nüfusun ve Müslüman kuruluşların artmasını engellemek için siyaset, medya ve eğitim lobilerine güvenmenin somut ve güçlü sonuçlara ulaştırmadığını fark etti.

Bunun için bu terörist sağ unsurlar, göç etmek isteyenlere gözdağı vermek ve ülkelerine geri dönmeleri konusunda göçmenlere baskı yapmak için camilerde Müslüman azınlıkları hedef alan kanlı ve planlı terör eylemleri organize etme işini kendileri yapmaya başladı. Yeni Zelanda’da 50 Müslüman’ın ölümüne yol açan saldırı, gelecekteki terör eylemelerinin ilk işareti sayılabilir.

Uluslararası toplum, bu tehlikenin büyümesini engellemek ve bertaraf etmek için omuz omuza vermediği sürece bu saldırıyı sadece Batı dünyası için değil, aynı zamanda dünya barışı için de tehlikeli ve kanlı olan bir girdap içerisinde karşıt terör eylemleri takip edebilir. 

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya