Politikacılar başarısız olduğunda

Politikacılar başarısız olduğunda

Perşembe, 14 Mart, 2019 - 12:45
Osman Mirgani
Şarku'l Avsat'ın eski editörü
’Aptallar Evi’, ‘Kontrol Dışı’, ‘Çaresizliğin Dibi’, ‘Korku Tiyatrosu’, ‘Erteleme Kaosu’, ‘İkinci Küçük Düşürücü Yenilgi’

İngiliz gazetelerinin dünkü baskılarında yer verdikleri ana sayfa manşetlerden bazıları bu şekildeydi. Bu manşetler; İngilizlerin çok küçük bir farkla AB’den ayrılma yönünde oy kullandığı refarandumun üzerinden 994 gün geçmiş olmasına rağmen siyasilerin, AB üyeliğinden ayrılmanın (Brexit) nasıl gerçekleştirileceğine dair bir formül üzerinden anlaşıp uzlaşmakta başarısız olmalarının gölgesinde yaşanan endişe, kaygı ve kargaşayı yansıtmaktadır.

Dünden önceki günün akşamı Westminster’deki Birleşik Krallık Parlamentosu milletvekilleri, Başbakan Theresa May’in AB ile yürüttüğü uzun ve zorlu müzakarelerin ardından ulaştığı anlaşmayı 2 ay içerisinde, ikinci kez reddetti.

Theresa’nın ulaştığı anlaşma kabul edilseydi İngiltere, meclisin 2016 refarandumundan sonra onayladığı çıkış yasası gereğince ayrılık işlemlerini aktifleştirileceği tarih olan 29 Mart’ta düzenli bir şekilde AB’den ayrılacaktı. Bu oylama ile İngiltere kendisini hiç de imrenilmeyecek bir duruma düşürerek kendisini birbirinden zor ve karmaşık seçenekler birini seçmek zorunda bıraktı.

Daha da kötüsü şu ana kadar bundan sonra durumun nasıl ilerleyeceği ya da gelecek dönemde İngiltere ile AB arasındaki ilişkinin ne şekilde olacağı hakkında hiç kimsenin bir şey bilmemekte ve belirsizlik, Brexit meselesini tanımlamakta en çok kullanılan kelime olmayı sürdürmektedir.

Bu belirsizlik; bir yandan iş insanları ve iş dünyasında korku yaratırken diğer yandan onları bazı şirket ve iş adamlarını operasyonların tamamını ya da bir bölümünü İngiltere dışına taşımaya iten bu sisli durumun devam etmesinin bir  felaket senaryosuna neden olacağı uyarısında bulunmaya itmektedir. Ancak çok daha ilginci; herkesin durumun kötülüğünü görmesine rağmen meclis ile Theresa May hükümetindeki siyasi sınıfın, ülkeyi içinde bulunduğu açmazdan çıkarmak için ortak bir vizyonda uzlaşmaktan tamamen aciz olmasıdır.

Hükümet ile meclis arasında yaşananlar bazı milletvekillerinin deyimiyle yıpratıcı çete savaşlarına dönüştü. Hükümet ve Muhafazakar Parti geçmişte olmadığı kadar Brexit konusunda kendi içinde bölünmüşken aynı şey daha düşük bir düzeyde olsa da İşçi Partisi içerisinde de yaşanmaktadır.

Her taraf kendi görüşü etrafında mevzilenirken kendi görüşünü dayatmak umuduyla diğer tarafı başarısızlığa uğratmak için manevralar yapmaktadır.

İngiltere; birçoklarının İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşadıklarının en tehlikelisi olarak nitelenen bu korkunç duruma nasıl ulaştı?

Brexit tamamen Muhafazakar Parti’nin ürettiği bir sorundur. Referandum sonucunun 2016 yılının haziran ayında açıklanmasından itibaren bu konuda uzalşamaya varılamasının sorumluluğunu Theresa May kadar mecliste temsil edilen diğer siyasi sınıflar da üstlenmektedir.

İngiltere’nin 1973 yılında eski İngiltere Başbakanı Edward Heath’in başkanlığında ortak Avrupa pazarına katılmasından bu yana Muhafazakar Parti sürekli bir iç çatışma halindedir.

O günden bugüne bütün Muhafazakar Parti liderleri, partiyi AB ile ilişkinin şekli konusunda ortak bir tutumda birleştirmeyi başaramadı. Sonunda eski Başbakan David Cameron parti içerisindeki çatışma ile dışındaki tartışmayı sona erdirmek için tek çözümün İngiltere’nin AB üyeliği konusunda bir halk referandumu yapılması olduğuna karar verdi.

Geri kalanı denildiği gibi “tarih”tir çünkü AB’den çıkmayı destekleyenler çok az bir farkla bu referandumu kazanmışlarıdr. Bu sonuç; Cameron için ikili bir başarısızlıktı çünkü ilk olarak büyük bir çoğunluğun İngiltere’nin AB üyeliğinin devam etmesi yönünde oy kullanacağına yönelik beklentilerinin aksine sonuçlandı.

İkincisi de parti içindeki çatışmayı sona erdirmek yerine derinleştirdi hatta bu çatışmayı Muhafazakar Parti’den diğer partilere ve İngiliz toplumunun tamamına taşıdı.

Bundan sonra Theresa May’in bütün çabası ise Brexit’i Muhafazakar Parti’nin bölünmesine yol açmayacak şekilde hayata geçirmeye yönelikti. Bu nedenle orta bir yol tutturmaya çalışarak bütün tarafları memnun etmeye çalıştı. Sonuçta; ne AB’den ayrılmak isteyen tarafı ne de AB’de kalmayı destekleyen tarafı memnun eden bir Brexit anlaşmasına ulaştı.

Bugün açıktır ki“aşil’in topuğu” sözündeki gibi May’in zayıf noktası; Brexit meselesini ülkenin 50 yıldan fazla bir süredir yaşamadığı ve dönem noktası sayılan ulusal bir mesele yerine “parti içi” bir mesele olarak ele almış olmasıdır.

Dünden önceki gün uğradığı küçük düşürücü yenilginin ardından May, topu meclise atarak herhangi bir alternatif plan üzerinden uzlaşması için ona meydan okudu.

Gelecek 2 hafta içerisinde partilerin kendi bakış açıları daha büyük bir rol oynamazsa büyük olasılıkla meclis alternatif bir plan üzerinden uzlaşmaya varmayı başaramayacak.

Bu durumda May; Brexit’i ikinci bir referandum ile öldürme riskine girmek  ya da uzun süre ertelemek veya yumuşak Brexit planı yerine 2 kez reddedilen kendi planını, ayrılık yanlılarına kabul ettirme ümidiyle mecliste üçüncü kez oylamaya sunabilir.

Ancak bu gerçekleşse bile Brexit savaşı sona ermiş olmayacak. Çünkü İngiltere’nin halihazırda yaşadığı bütün karmaşanın nedeni sadece “ayrılık anlaşması”dır.

Oysa bu sorun halledildiğinde Muhafazakar ile İşçi partileri arasında AB ile gelecekteki ilişkilerin türü ile ilgili var olan derin anlaşmazlıklar nedeniyle bu kez de gelecekte AB-İngiltere ile ilişkileri konusunda çok daha karmaşık ve kutuplaştırıcı bir savaş yaşanacaktır.

Bütün bunlar yaşanırken AB de İngiltere siyasi sahnesinde yaşananları büyük bir endişe ile takip etmektedir. Londra’nın Brexit’i ertelemek için Lizbon anlaşmasının 50. maddesini uzatma talebi ile ilgili AB, kabul edilebilir ve nesnel gerekçeler sunmadıkça Brexit’i ertelemeyeceği uyarısında bulundu.

Hatta AB; Westminster’deki mecliste yaşanan anlaşmazlıkların sona ermeyeceğini düşünmesi durumunda ilgili bütün tarafların yaşayacağı kayıplara rağmen “acıyı sona erdirecek kurşunu” sıkarak bütün süreci sona erdirmesinin mümkün olduğu imasında da bulundu. Çünkü Avrupa’nın mantığına göre Birlik bütün bu kayıpları üstlenebilir ama daha fazla gecikme ve belirsizliğe tahammül edemez.

 AB’nin bu tutumu ve İngiliz siyasi sınıfının Brexit konusunda ulusal bir uzlaşmaya varmakta korkunç bir şekilde başarısız olması nedeniyle İngiltere; ekonomik, siyasi ve güvenlik olarak yol açacağı bütün tehlikeli etkilere rağmen 29 Mart’ta zorunlu olarak AB’den ayrılma tehdidi altında kalacak. Sonuç olarak bu başarısızlığın bedelini bütün bir ülke ödeyecektir.

İngiliz politikacıların İngiltere’nin maruz kaldığı ulusal aşağılanmadan çıkardıkları bir ders varsa o da Brexit’in kesinlikle partizan bir zihniyet ile yönetilemeyecek kadar önemli ve tehlikeli bir mesele olduğudur.

Hatta bazıları bu durum şimdiden anlamış gibi görünüyor zira meclis içerisinde dikkat çekici bir şekilde “uzlaşmalı Brexit” konusu ele alınmaya başlandı bile.

Ancak zamanın azalması ile İngiltere’nin elindeki kartlar ve önündeki seçenekler de azalmaktadır.

Brexit projesi denildiğine göre özünde İngiltere’nin “egemenliğini” ve “kontrolünü” tekrar kazanma projesidir. Ama bugün pratikte İngiltere’nin AB’nin merhameti altında kalmasına neden olmuştur.

Çünkü Brexit’i ertelemeyi veya İngiltere’nin masaya koyacağı herhangi yeni bir öneriyi kabul etmek ya da reddetmek artık AB’nin insafına kalmıştır. Bu nedenle burada birçok kişinin Brexit’in bütün tuzakları ile Büyük Britanya’yı “dünyanın maskarası” haline getirdiğinden şikayet etmesi şaşırtıcı değildir.

diğer görüş makaleler

Editörün Seçimi

Multimedya