BM ve Yemen: Cevap bekleyen sorular

BM ve Yemen: Cevap bekleyen sorular

Salı, 5 Mart, 2019 - 09:00
Muhammed Ali Sekkaf
Yemenli yazar
Belki de ilk kez meşru hükümet ile Husi Ensarullah örgütü arasında, BM Yemen Özel Elçisi Martin Griffiths’e Hudeyde ve Stockholm anlaşmasına olan bağlılık konularında eleştiri yöneltme konusunda bir uzlaşma var. Elbette her bir tarafın diğerinden farklı gerekçeleri ve argümanları var.

Cemal bin Ömer ve İsmail Veled Şeyh Ahmed’den Martin Griffiths’e kadar BM’nin tüm Yemen özel temsilcileri, tarafsız olmadıkları gerekçesiyle Husilerin tenkitlerine maruz kalmışlardı.

Ancak bu kez, meşru hükümet Husilerle beraber hareket ederek Griffiths’in performansını, BM Genel Kuruluna sunduğu aşırı derecede iyimser brifingleri eleştirdi.

Zira Griffiths sunduğu brifingde Stockholm Anlaşması’nın çatışmanın tarafları tarafından uygulanmasında ilerleme kaydedildiğini ifade etti, ancak sonradan anlaşıldı ki durum hiç de böyle değil.

Bu durum, Hadi'nin BM Özel Temsilcisine yönelik önceki övgülerinden vazgeçmesine neden oldu. Yakın zamanda yeni bir istişare turuna başlamadan önce "Stockholm Anlaşması"nın uygulanmasına yönelik belirli tarihler konulmasının zaruretini açıkça kendisine iletti.

Zira Stockholm Konferansı'ndan önce üzerinde anlaşmaya varılan Mahkûmlar ve Tutukluların takası Sözleşmesi de dâhil olmak üzere, Stockholm Anlaşması'nın uygulanmasında somut bir ilerleme olmadan iki aydan fazla bir süre geçti.

Peki, Griffiths’in performansına yönelik eleştiriler de bir abartı veya sertlik söz konusu mu? Zira bazıları onu, yalnızca aşırı iyimser olmakla (Jimmy Carter döneminde dışişleri bakanın olan Cyrus Vance da Arap-İsrail ihtilafını çözme konusunda aşırı iyimserdi) suçlamıyor, bilakis BM Güvenlik Konseyi üyelerine doğru bilgiler aktarmamakla suçluyor. Zira Griffiths’in, karşılaştığı zorluklardan, Husi liderlerinin verdikleri sözleri tutmamasından bahsetmediği söyleniyor.

Buna "dezenformasyon" veya çarpıtma politikası deniyor.

Yöneltilen eleştiriler de bir abartı veya sertlik söz konusu olsun veya olmasın şu bir gerçek ki BM Güvenlik Konseyinin kararlarında Husilere yönelik kullanılan terimlere bakıldığında, Konseyin en son kararlarında kullanılan terimlerle Cemal bin Ömer döneminde kullanılan terimler arasında ciddi farklılıkların olduğu görülecektir. Her ne kadar Güvenlik Konseyi kararlarında kullanılan terimler BM özel temsilcileri tarafından yazılmasa da BM özel temsilcileri tarafından sunulan bilgi ve raporlara dayanarak yazılıyor.

BM Güvenlik Konseyi’nin Husilere yönelik tavrındaki değişiklikleri ortaya koyma adına önemli bir örnek de 2015 tarihli 2201 sayılı kararıdır.

Kararda, “Husilerin parlamentoyu feshetme ve Yemen hükümet kurumlarını şiddete başvurarak istila etme gibi eylemlerde bulunduğu görülmektedir…” gibi ifadeler kullanıldıktan sonra yapılması gerekenler şu şekilde ifade edilmiştir:

"Husiler, sürmekte olan müzakerelere derhal ve koşulsuz olarak katılmalıdır. Kuvvetlerini devlet kurumlarından acilen çekmeliler. Tek taraflı bir eylemden kaçınmaları gerekir. Başkan Hadi serbest bırakılmalıdır. Komşu ülkelere yönelik kışkırtma veya tehditlerden artık vazgeçmelidirler…”

Güvenlik Konseyi’nin son kararlarında Husilere karşı aynı üslup kullanılamaz mıydı?

Husilerin derhal ve koşulsuz olarak Hudeyde’den çekilmesi istenebilir, tutukluların Stockholm Anlaşması’na uygun olarak serbest bırakılması talep edilebilirdi.

Yoksa Griffiths, böyle emredici bir üslubun işe yaramadığını düşünerek, İngiliz usulü sakin bir politika izlemeyi mi tercih ediyor? Griffiths ayrıca, BM Güvenlik Konseyinin önceki kararlarının sahada fazla bir değişiklik meydana getirmediğini görüyor olabilir, zira çocukların askere alınması ve askeri savaşlarda kullanılmasının yasaklanması konusundaki BM kararı hiçbir şekilde uygulanmadı, hatta askere alınma yaşı daha da düştü ve sayıları da giderek artıyor.

Kısacası, Güvenlik Konseyi kararları savaşın genişlemesini ve insan kayıplarındaki artışı engelleyemedi.

Öte yandan, 2014 tarihli 2140 sayılı Karar, Yemen'in siyasi geçiş sürecinde yapılması gereken idari reformlarının önemine işaret ediyor. Özellikle Yemen'in finansal varlıklarının şeffaf bir şekilde yönetilmesi gerektiğini vurguluyor. Bu konuda yöneticilerin alması gereken tedbirler sıralanıyor.

Uluslararası Şeffaflık Örgütü “Yolsuzluk Algı Endeksi’nin 2018 sonuçlarını” 29 Ocak'ta açıkladı. Yemen son dört yılda büyük bir düşüş gösterdi ve 2018'de 2014’e göre 14 basamak gerilemiş oldu. Bu gerileme, savaş ve ağır insan hakları ihlalleri ile yolsuzluğun yayılması arasındaki doğrudan ilişki olduğunu göstermektedir.

Bir başka bağlamda, 2011 tarihli 2014 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararı, El Kaide’nin Arap Yarımadası’nda oluşturduğu tehdit ile başa çıkma konusundaki kararlılığını ortaya koyuyor. Aynı kararlılığı 2019 tarihli 2456 sayılı kararda da görüyoruz.

Zira bu kararda, ilerde oluşturabilecekleri tehlikeler dikkate alınarak, El-Kaide’nin yanında DEAŞ da zikrediliyor.

Bu iki örgütün yanı sıra bunlarla irtibatlı yapı, cemaat ve bireylerin yaratabileceği tehlikelerle başa çıkmanın önemi de vurgulanıyor. Soru şudur: BM 2011’de Yemen krizinin başlangıcından bu yana El-Kaide ile irtibatlı yapı, cemaat ve bireylerin kimler olduğunu –ki Yemen resmi ve gayr-ı resmi çevrelerce ayan beyan bilinen bir husustur-  bilmiyor muydu?

Yoksa BM, El Kaide ve DEAŞ’la yüzleşme vaktinin gelmediğini ve bu yüzleşmenin Yemen krizini şimdi olduğundan daha fazla zorlaştıracağını mı düşünüyor?

Tüm bunlara dayanarak şunu söyleyebiliriz, Bay Griffiths, Yemen krizinin zorlukları ile ilgilenmede temkinli olmayı tercih etmiş, BM içtüzüğünün sağlamış olduğu imkânları sonuna kadar kullanmak istemiş olabilir, zira içtüzük, İngiltere gibi kilit ülkelerle BM çerçevesi dışında çalışmayı mümkün kılmaktadır.

BM mekanizmaları ve özellikle 2012 tarihli 2 sayılı Güvenlik Konseyi kararındaki tüzük uyarınca-karar Tüzüğün VII. Bölümüne atıfta bulunmamıştır-  hareket ediyor ve silahlı kuvvetlerin kullanılmasını gerektirmeyen 41'inci Maddenin uygulamaya konması ile iktifa ediyor. Konseyin kararları daha sonra, dönemsel şartların gerektirdiği seçenekleri genişletmek için VII. Bölüme atıf yapmayı tercih etmiştir.

Husilerin Stockholm Anlaşması’na uymadığı göze çarpmaktadır. Güvenlik Konseyi’nin son kararının metni, ilk kez Griffiths’in döneminde 26 Şubat tarihli BM Tüzüğü’nün VII. maddesine atıfta bulunmaktadır.

Aynı karar, Yemen'de 26 Şubat 2020'ye kadar barışı, güvenliği ve istikrarı tehdit eden kişi ve kuruluşlara karşı uygulanacak olan mali yaptırımları ve seyahat yasağını ortaya koyuyor. Bu yaptırımlar Şubat 2014'te 2140 sayılı kararda açıkça ifade edilmişti.

BM’nin doğrudan kapsamı dışındaki diğer mekanizmalar da var. Yemen'deki Dörtlü toplantılar, Şarm el Şeyh kentinde düzenlenen Avrupa Birliği (AB)-Arap Birliği (AL) ilk ortak zirvesi, Ortadoğu İşlerinden Sorumlu İngiliz Bakan aracılığıyla yürütülen İngiliz diplomasisi, İngiltere Dışişleri bakanının Stockholm Anlaşması'nın uygulanmasını sağlamak amacıyla yaptığı Ortadoğu turunu bu bağlamda zikredebiliriz.

Bilindiği gibi İngiltere Dışişleri Bakanı, Husi heyeti sözcüsü Muhammed Abdusselam ile görüşmek üzere Umman Sultanlığı'nı ziyaret etti.

Yemen Cumhurbaşkanı Abdurabbu Mansur Hadi ile görüşmek üzere Suudi Arabistan’ı ziyaret etti. Yemen'in geçici başkenti Aden'e ani bir ziyarette bulunarak, Yemen hükümet yetkilileri ile görüştü.

Hiç şüphe yok ki, bu İngiliz hamlesi sadece Griffiths’in İngiliz asıllı olmasından dolayı değil, aynı zamanda İngiltere’nin BM Güvenlik Konseyi’nin daimi bir üyesi olma niteliğinden dolayıdır. İngiltere AB’ye de mesaj vermek istiyor.

AB’den çıkmasının (Brexit) aktif diplomasiden vazgeçmesi anlamına gelmediğini göstermek istiyor.

Önemli olan soru şu: BM’nin Yemen krizindeki bu başarısızlıkları gerçek mi, yoksa gelecekteki çözümleri mi gizliyor?

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya