​Bağdadi Devleti’nden Yalnız Kurtlar’a

​Bağdadi Devleti’nden Yalnız Kurtlar’a

Pazartesi, 18 Şubat, 2019 - 10:30
Gassan Şerbil
Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni
Bağdadi’nin vaat ettiği devleti düşmek üzere. Zaten ses getiren başlangıcının ardından çok da ayakta kalması beklenmiyordu. Uzmanlar, dünyanın bu devletle yaşayamayacağı için kendisini kökünden söküp atmak amacıyla harekete geçeceği tahmininde bulunmuştu. Terör, belirli bir başlık altında toplandığında ölümcül bir hata işler. Çünkü onun gücünün kaynağı hedef alınmasını ya da ele geçirilmesini zorlaştıracak olan gizliliktir.

DEAŞ bölgeyi geçmişin derinlerinden gelen bir deprem gibi vurdu. Tarihin ve çağın aksi yönünde ilerlediği çok açık olan bu gizemli siyah ordu, “El-Kaide” kültüründen, Saddam Hüseyin rejiminin düşürülmesinden, Bağdat’ı ele geçiren intikam politikalarından, Suriye devletinin kanlı bölünmüşlüğünden, DEAŞ ve benzerlerinin Suriye sahasına geçmesini sağlayan Türkiye geçidinden doğmuştu.

Bağdadi Devleti yılları; şiddet, korku ve dünyanın İkinci Dünya Savaşı sonrası bir benzerine daha tanık olmadığı sahnelerle doluydu. Tarihin derinliklerinden gelen savaşçılar, boğaz ve baş kesme, tutsakları yakma ve kameralar önünde öldürme görüntüleri ile dünyaya korku salmak için teknolojinin son icatlarını kullandı. Bu yıllar, kötü şansı nedeniyle tarih boyunca birçok zalime ve korkunç uygulamalarına ev sahipliği yapan bölgemizin tanıklık ettiği en uzun süren yıkım ve korku operasyonuydu.

Bağdadi Devleti yılları sadece bir bozma ve ayırma projesi olduğu için değil, aynı zamanda şehirlerde ve ülkelerde yıkımı yaymak, ulusal ortaklıkları ve ortak yaşam köprülerini yıkmak için kullanılan bir proje olduğu için de bölgedeki oluşumlar arasındaki ilişkilere büyük zararlar verdi. Irak ve Suriye arasındaki uluslararası sınırların kaldırılmasına tanıklık etti. Dünyanın da bunu kabul etmesi mümkün değildi. Bu nedenle Saddam’ın Irak ve Kuveyt arasındaki uluslararası sınırları kaldırmaya çalışmasına nasıl karşılık verildiyse buna da aynı karşılık verildi.

DEAŞ’in öyküsü daha yazılmadı. Bu öykü, onunla savaşanlardan, ona sızanlardan, onun canavarlığını kendi amaçları için kullanmaya çalışanlardan, onun doğmasına neden olan politikalarına gerekçe olarak yine onun varlığını gösterenlere kadar birçok tarafın yer aldığı karmaşık bir öyküdür. Aralarında Suriyeli Kürt lider Salih Müslim’in de bulunduğu bazı isimler ise DEAŞ’ın istihbarat kurumlarının içinde cirit attığı bir süpermarkete dönüştüğü görüşünde. En çok da Türk istihbaratına odaklanıyorlar.

Bağdadi Devleti ve onunla mücadele ile dolu yıllar geçirdik. DEAŞ hep gazetelerin ilk sayfalarında yer aldı ve gazetecilerin meraklarını uyandırdı. Ben de onlardan biriyim.

10 Temmuz 2014’te Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani ile Paris’te görüşmüştüm. Otelden ayrılmadan önce El- Arabiya televizyonunda Musul’un DEAŞ’ın eline geçtiğini gösteren son dakika haberi gördüm. Barzani normalde çok sakin birisi olmasına rağmen aşırı endişelenmişti. Kendisine gelen raporları inceliyor ve binlerce Iraklı askerin, Amerikan menşeli silahlarını ve cephanelerini örgüt üyelerine bırakarak şehirden kaçma nedenlerini sorguluyordu. Bana Kürdistan bölgesinin “sınırlarına dayanan bu vahşilerle yaşayamayacağını” vurguladı.

Barzani, Başbakan Nuri Maliki’yi Musul çevresinde teröristlerin şüpheli faaliyetlerinin gözlendiğine yönelik uyardığını ama Maliki’nin sadece kendi bölgesinin sorunları ile ilgilendiğini ima ederek durumun kontrol altında olduğunu vurguladığını söyledi. Barzani, ayrılmadan önce “Ortadoğu ne yazık ki böyle. Daha bir savaşın içinden çıkamadan öbürünün içine giriyoruz” demişti. Daha sonra DEAŞ ile yürütülen savaşta cephe hatlarını gezerken Barzani ile bir kez daha görüştüm. Musul’da ele geçirdiği silahlar sayesinde askeri üstünlük elde eden örgüt başlangıçta Kürt Bölgesel Yönetimi’ne önemli kayıplar verdirmişti.

Merak, gazetecilik mesleğinin müzmin hastalığıdır ve bu hastalıktan kurtulmaya başladığında gazetecinin emekliye ayrılma zamanı gelmiş demektir. Ben de meslek hayatımda şanslı olduğumu düşünüyorum. Çünkü terörle suçlanan iki kişi ile görüşerek onlarla röportaj yapma şansı buldum. Ama bilhassa “Hilafet Devleti” kurduğunu iddia eden bu örgüte katılmak için çok uzak yerlerden gelen bir DEAŞ üyesi ile konuşmayı daha çok istiyordum. Bu nedenle 2017 yılının ağustos ayında Mesud Barzani’den Erbil’deki Terörle Mücadele Merkezi’nde tutuklu bazı DEAŞ üyeleri ile röportaj yapma izni istedim. O da bunu memnuniyetle kabul etti.

Merkez’in müdürü bana bir oda ayarladı ve gerektiğinde söze girecek bir çevirmen ile birlikte tutuklular tek tek odaya getirildi. Çinli S.K.K, ailesi ile birlikte Doğu Türkistan’dan Türkiye’ye geldiğini ve burada hiç parası kalmamış olmasına rağmen örgütün Türkiye’deki hücrelerinin masraflarını karşılayarak kendisinin Rakka’ya ardından da Telafer’e ulaşmasını sağladığını söyledi. Telafer’de kendisini“Ebu Hacer Türkistani Kampı”na gönderdiklerini ve silah eğitimi de dahil bir “şeriat eğitimine” tabi tutulduğunu anlattı. Çin’de bulunmadığını söylediği dinini özgürce yaşama imkanına kavuşacağını ve kendisine benzeyenlerin yaşadığı bir “devlet” bulabileceğini düşündüğü için DEAŞ’a katıldığını söyledi. Sonunda kandırıldığını ve varlığını iddia ettikleri şeyi bulamadığını itiraf etti.

Kublan Ozak Hasan ise Kazakistan’dan gelmiş ve yine Telafer’e gönderilmiş. Orada Özbekistan, Tacikistan, Dağıstan, Türkmenistan ve Çeçenistan’dan gelen ve kendisi gibi Rusça konuşabilen kişiler ile karşılaşmış. Kazakistanlı Kublan, askeri operasyonlara katıldığını itiraf etse de bireysel öldürme eylemlerinde yer almadığını vurguladı. Bağdadi Devleti’nde kendisine anlatılanları bulamadığı için hayal kırıklığına uğradığını belirtti.

Amerikalı R. K, Trinidad’da dini eğitim almış. Yıkıntılar arasında Suriyeli yaralı bir kadınının Müslümanları yardıma çağıran videosunu YouTube’da izlediğinde doktor olan eşi ile birlikte Türkiye’ye gelmeye karar verdiğini, orada örgüt hücrelerinin kendilerini beklediğini ve DEAŞ’ın kontrolü altındaki bölgelere ulaştırdığını söyledi. Kampta “şeriat eğitimi” aldığını aktardı.

Ardından Telafer’de savaşan ve Bağdat’tan gelen bir Iraklı ile görüştüm. Maliki döneminde Irak’taki Sünnileri hedef alan mezhep merkezli politikalar nedeniyle DEAŞ’a katıldığını belirtti. Suriye’nin Kamışlı şehrine yakın Amuda kentinden bir Suriyeli ile konuştuğumda ise bana başlangıçta Özgür Suriye Ordusu’na katıldığını ama Özgür Suriye Ordusu’nun bu topraklardan çekilmesinin ardından rejime karşı savaşmayı sürdürmek için DEAŞ yanında yer aldığını anlattı.

DEAŞ sadece gezen ve savaşacak bir yer arayan savaşçıları cezbetmedi. Sıradan insanları “Kurtuluş ve Hayaller ülkesi” ütopyası ile kandırmak ve cezbetmek için görüntüler, videolar ve zehirli propaganda araçları da kullandı. Bu nedenle, Uluslararası Koalisyon’un DEAŞ’a karşı zaferini ve devletinin kökünden söküldüğünü deklare etmeye hazırlandığı bugünlerde biz de DEAŞ olgusunu araştırmalıyız. Bu örgütün doğuşunu kolaylaştıran bölünmüşlükleri, propaganda aletlerini ve katılmak isteyenlere sağlanan güvenli yolu düşünmeliyiz.

Bağdadi Devleti’nin düşmesi DEAŞ’ın sona erdiği anlamına gelmiyor. Çünkü örgüt üyeleri çok tehlikeli ve yeni bir sığınak arayan “Yalnız Kurtlar” gibi dağılıyor. Aynı şekilde örgütün dağılması ile El-Kaide’nin örgütün bazı unsurlarını kendisine katmak için harekete geçmesi de mümkün.

Bu nedenle aslında sona eren sadece örgüte karşı savaş uçakları ile yürütülen askeri çatışmalardır. Açık bir şekilde yürütülecek olan güvenlik ve istihbarat savaşı ise daha yeni başlıyor.

diğer görüş makaleler

Editörün Seçimi

Multimedya