‘Arap labirenti’nde 8 yıl

‘Arap labirenti’nde 8 yıl

Cumartesi, 26 Ocak, 2019 - 10:15
İmil Emin
Mısırlı yazar
Bugünlerde Arap dünyamızda dolaşan fırtınanın sekizinci yılını adımlıyoruz. Bazıları başarısız bir girişimde bulunarak bu fırtınayı, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra yaşanan Doğu Avrupa Baharı’nı anımsatsın diye ‘Arap Baharı’ olarak adlandırmayı tercih etti. Halbuki yaşananların en uygun ifadesi, ülkeler ve halkların yolunu kaybettiği ‘Arap labirenti’ idi. İşte hasat hesabı, tarla, tohumlarının nasıl güvensiz ve üzerinde oynanmış olduğunu bize gösteriyor.

Eleştiri ve derinlikli düşünce melekesini davet ederek kalbi en çok yakan ve zihni en çok huzursuz eden şey şu: İlk Arap ayaklanmasından ve Arap uyanışı umutlarının belirmesinden yüz yıl veya biraz daha fazla zaman geçmişken, Arap dünyası nasıl oluyor da hala yerinde sayıyor! İşte yeniden başlamaya çabalıyor ama bu, Allah’ın lütfuyla geleceklerini dişleri ile çekip alan ve dışarıdan saldırılar ile içeriden ihanetler karşısında saf duran ülkeleri hariç tutarsak hiçbir şekilde ulusal olmayan ve nahoş bir başlangıç.

Yaşananlar, aldatıcı bir bahardı. Arap halklar, uyumlu gündemler taşıyan yabancı müdahaleler ile onların stratejilerinin mengenesine sıkıştı, Arapların çıkarları ile hedeflerinin zerre değeri yok. Aynı dış güçlerin gözetimi altında büyüyen köktenciliğin örsü de araştırmacı soruşturmacıların gözünden kaçmıyor.

Biz gerçekten de tuzağa mı düştük?

Olan bitenlere ‘devrim’ adını vermek kesinlikle mümkün değil. Yaşananların tarihî köklere sahip olmadığını ve geçen yüzyıl boyunca Arap toplumu ve tarihi planında yaşanan tıkanıklık hali ile bağlantısız olduğunu söylersek gerçeklerden yüz çevirmiş oluruz.

Gerçeği bilmek yetmez; dile getirmek de gerekir: Biz, modern ulusal devlet düzeyine ulaşmayı beceremedik. Bizi, başkasından ödünç alınmış bir fırçayla toplumun yüzünü parlatmaya çalışan ‘modernizmcilik’ temsil ediyor. Medeniyet, şimdi ve gelecekte ödünç alınamaz.

Yabancı sömürgesinden kurtulmanın üzerinden yetmiş veya biraz daha fazla yıl geçti ama Arap dünyamız Sisifos’un* kaderine mahkûm kaldı; tekrar tekrar modernlik, kimlik ve ulusal güç arayışına çıktı. Bu arayış, bu topraklar üzerinde şu iki akım arasında sürekli ve istikrarlı bir çatışmaya dönüştü: Ulusal ve dinî. Bunun sonucunda Arap bölgesi, değişim için gerçek bir fırsatı kaçırdı. Zihinleri karanlık sardı, ateşler tutuştu, ölümcül kimlikler ve kemikleşmiş ideolojiler arasında kanlar döküldü. Böylece gelecek nesiller için daha iyi bir gelecek oluşturlamadı.

Geçen sekiz yıl gösterdi ki özlü bir kusur, Arap zihninin merkezinde hala bulunuyor ve Doğu Avrupa halkları ile yapılan bir karşılaştırmada kendisini açıkça belli ediyor. Öyle ya onlar, on yıllar boyunca kalplerine yerleşen komünizm kâbusuna ve etrafını saran demir perdeye rağmen kolaylıkla geri dönüp demokrasinin yollarında yürüyebildiler. Çünkü altyapıları sağlamdı ve dış baskıların ortadan kalkmasıyla yüzeye doğru çıktı. Bizim halklarımız ise tam tersine yabancıyla işbirliğine ve onların dediklerini yapmaya epey alışkın.

Arap labirenti ile geçen sekiz yıl bir başka şeyi de daha ispat etti. Bu yeni bir şey değilse de yıllar içerisinde daha da pekişti: Batı, Arap dünyası ile olan alış-verişinde dürüst ve güvenilir değil. Avrupa ve Amerika merkezli uluslararası merkezlerin değerlendirmesi, rejimlerini değiştirmek için Arap demagogların ateşlerini alevlendirmeye etkili bir şekilde katkıda bulunsa da daha sonra onları yarı yolda bıraktılar. Halbuki Avrupa halklarını iki kez desteklemişlerdi: İlki, İkinci Dünya Savaşı bitiminde savaşın yakıp yıktıklarını yeniden inşa etmek adına Marshall planı üzerinden; ikincisi ise Berlin Duvarı’nın yıkılışında. Bu ikincisinde Doğu Bloğu ülkeleri; IMF, Dünya Bankası ve BM programlarının cömert katkılarına ek olarak Amerika, Japonya, Kanada, Avustralya ve Almanya’dan da büyük bir destek görmüştü. Araplar ise, küçük düşürülmüş ve yurtlarından kovulmuş olarak sığınmacı kamplarının yolunu tuttu; içeride ise krizlerle boğuşuyor.

Acı verici sekizinci yıldönümünde köktenciliğin karanlıklarından ve ideolojilerin dar boğazından çıkıp yolumuzu aydınlığa yöneltmek istiyorsak, gözlerimizi tarihi determinizme açalım.

Öncelikle şunu kabul edelim: Soyguncu ideolojiler çağı, geri dönüşsüz bir şekilde arkada kaldı. Halklar, aydınlık bir hayat sürebilir; nakilde aklını işletebilir, dinî ve inanç metinlerinin parçalı bir şekilde yorumlanmasının arkasına saklanmayabilir, gerçek dini ve hoşgörüsünü görebilir.

Bunlarla birlikte düşüncenin, ateş ve yıkımdan başka bir şey getirmeyen tarihsel devrimleri doğuran ergenlik zamanlarının bittiğini; demokratik devrimlerin ayırmak yerine bir araya getirdiğini, yaralamak yerine ferahlık verdiğini kabul etmek lazım. 

Arap halkların kendilerini, aklın çocukluk çağının dışına çıkarıp, gerçek sorumluluklar evresine taşıyacak titiz bir ilerleme gerçekleştirmesi gerekir.

Özgürlük, cehalet sona erdiğinde başlar. Zira büyük Fransız edebiyatçısı Victor Hugo’nun da dediği gibi bir cahile özgürlük bahşetmek, bir deliye silah vermekten farksızdır.

Şiddet her zaman yok edilir ve asla inşa etmez, panik duyguları uyandırır ve onları hiç sakinleştirmez, insanları her zaman zorlu gerekliliklere boğar, onları sonradan zorlulaştırır." acı denemeler, büyük zorluklarla yeniden inşa etmek için seçmelerin kalıntıları üzerinde yürürken.

Özetle; “Kurtuluş ve adalet, yıkımla değil, gelişme ve uyumla olur. Şiddet, her zaman yıkar; asla yapıcı olmaz. Yetmez, asla yatışmayacak olan bir panik yaratır. İnsanlığı daima katı zorunluluklara boğar. Bu da onları acı tecrübelerden sonra yeniden inşa etmek için kaosun kalıntıları üzerinde oldukça meşakkatli bir yürüyüşe mecbur bırakır.”

*Sisifos efsanesi: Efsaneye göre, tanrılar Sisifos’u bir kayayı durmamacasına bir dağın tepesine kadar yuvarlayıp çıkarmaya mahkûm etmişler. Sisifos kayayı tepeye kadar getirir ancak kaya tepeye gelince kendi ağırlığıyla yeniden aşağı düşer.( çn) 

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya