Arap Ümmetimiz ve zayıf noktaları

Arap Ümmetimiz ve zayıf noktaları

Pazar, 20 Ocak, 2019 - 11:15
İyad Ebu Şakra
Siyasi analist, tarih araştırmacısı
Birkaç gün önce İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nın Çad’a bir ziyaret düzenleme niyetinde olduğu açıklandı.

Bu açıklama; İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif’in Irak ziyareti ile aynı döneme denk geldi.

Zarif bu ziyareti sırasında alışılmışın dışında bir şekilde Irak’ın hiçbir zaman bugün olduğu kadar kırılgan görünmeyen iç dokusundaki etkili bileşenlerini de ziyaret etmişti.

Bu noktada; birçok medya organında kendisine çokça yer verilen “Arap dünyası haritası”nı, yetmişli ve seksenli yıllarda bazı ulusal örgütlere ait sloganları hatırladım.

Aynı zamanda o dönemde çokça tekrarlanan ve kamusal özgürlükler ile başkalarının görüşüne saygı duymak, kurumsallaşmış bir devlet vb. üstün ilkeler yerine şovenist-ırkçı eğilimlerin hakim olduğu bazı ulusal söylemleri de hatırladım.

O dönemde “savaşın sesinden daha yüksek ses yoktur” gibi iyi niyetli ve yürekli sloganları tekrarlayıp dururduk.

Sömürge ve manda yönetimlerine karşı birleşmek ve safları sıkılaştırmak amacını taşısa da ülkelerimizde sınıfçı ve ırkçı bakış açısına sahip abartılı ve aşırı bir “milliyetçiliğin” hakim olmasının, kendilerine “yukarıdan” dayatılan ya da en azından kendilerini dışlayan bir kimliğe karşı azınlıkların kendilerini yabancı hissetmeleri ve buna bir tepki vermeleri çok doğaldı.

Onyıllardır Arap dünyamızdaki ayrılık ve bölünme eğilimlerini besleyen tarafların varlığı; bu hoşnutsuzluğun artarak günümüze kadar gelmesini sağlamıştır. Ancak “Arap ümmetinin” içinde bulunduğu koşullarda ve “Arap kimliğinin” düşmanlarının durumunda görülen yükselmeler ve gerilemelere göre bu hoşnutsuzluk da bazen derinlere gömülürken bazen de tekrar yüzeye çıkmaktadır.

Yükseliş dönemlerinden herkes bundan yararlanmaktadır. Çünkü herkes kendisine zaferden bir pay çıkarabilir. Gerileme döneminde ise etnik, dini ya da mezhepsel olsun sınıfsal hassasiyetler tekrar canlanmakta ve ayrılıkçı söylemler tekrar ortaya çıkar. Ulusların milli özelliklerini tanımlamaya çalışan kampanyalar yeniden aktif hale gelir, haritaları ve güç dengelerini değiştirmek umuduyla bir kez daha dış güçlerin desteğine başvurulur.

1967 yenilgisinden önce “Arap Körfezi’nden Atlas Okyanusu’na birleşik bir Arap ümmeti”  vaadiyle ulusal umut zirveye ulaşmıştı. Ama bu yenilgi, ulusal duyguların üzerindeki o hayal perdesini çekip kaldırdı.

Elbette buna verilen tepkiler de birbirinden farklıydı.

Bazıları siyasi hesaplarını tasfiye etmek için –buna hakkları da vardır- bunu uygun bir fırsat olarak gördüler. Bazıları da umutsuzluğa teslim olarak bedenleriyle ve zihinleriyle tamamen politikadan uzaklaştılar. “Arap siyasi düzeni” adını verdiği şeyin yıkıldığına inanan üçüncü grup ise kendisine pratik alternatifler aramaya başladı. Bu süreçte ik zıt seçenekten birisini seçmek zorundaydı:

Birçokları için 1970 yılının eylül ayına kadar tek alternatif kabul edilen Filistinli  fedai örgütler aracılığıyla yönetilecek bir “Ulusal Kurtuluş Savaşı”.

Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ın yaptığı gibi barışçıl müzakareler yürütmek. Enver Sedat’a göre İsrail bir nevi “ABD’nin 51. Eyaleti”ydi. Bu nedenle  ABD hiçbir şekilde İsrail’in yenilmesine izin vermeyecekti. Dolayısyla tüm ipler Washington’un elindeydi.Ürdün ve Lübnan’dan başlayarak Filistin örgütlerinin başını çektiği “Ulusal Kurtuluş Savaşı”nın çökmesinin boyutları; Başkan Enver Sedat’ın Sovyet uzmanları ülkesinden kovmasının ardından Sovyetler Birliği’nin bölgenin büyük bir bölümünde nüfuzunun gerilemesi, doksanlı yılların başında Mihail Gorbaçov ve Boris Yeltsin’in “gözetimi” altında Sovyetler Birliği’nin yıkılması ile tamamlanmıştır.

İran ve İsrail’de ardından Türkiye’de dini sağcı akımların iktidara gelmesine paralel olarak ulusal “solcu” alternatifin olmamasının yarattığı boşlukta Arap dünyasında da benzer fırtınaların kopması çok doğaldı.

Mısır’da destekçilerinin “Mümin Başkan”  adını verdikleri Sedat’ın; “güç merkezleri” adı verilen Abdünnasır dönemi kalıntılarını tasfiye ettikten sonra hayata geçirmeye çalıştığı kendi özel ve ayrıcalıklı politik kimlik projesinin “siyasal İslam” cinini lambasından çıkarması tahmin edilebilir bir sonuçtu. Bütün olarak bölgede; hem sünni hem de şii yüzüyle  “siyasal İslam”a karşı mücadele edebilecek ideolojik güçlerin yokluğu, bilhassa Arap siyasi düzeni içerisinde kendisine karşı olanların mücadele seçeneklerini önemli ölçüde daralmıştır.

Daha fazlası da var.

Özellikle de teorik olarak ulusal ve solcu “sosyalist” bir partinin yönetimde olduğu Irak ve Suriye’de uzun yıllar iktidarı tek başına elinde tutan Sosyalist Arap Baas Partisi bunların etkisiyle zamanla sosyalist “solculuğunu” kaybetmiştir. Aynı şekilde liderlerinin ve güvenlik kurumlarının bölgesel ve mezhepsel bağlılıklar tarafından esir alınması onun “ulusalcılığını” da kaybetmesine neden olmuştur. Çok geçmeden İran’ın doğrudan desteği ile “Şii siyasal İslam” Bağdat rejimi için “Sünni siyasal İslam” da Şam yönetimi için bir tehdit kaynağına dönüşmüştür.

Ulusal ve solcu örgütlerden oluşan çeşitli oluşumlar arasında uzun yıllar devam eden rekabet ve çekişmenin ardından “Hamas” ve “İslami Cihad” aracılığıyla “siyasal İslam” Filistin’i de ele geçirmiştir.

Kuzey Afrika ülkelerinde bile Berberi kimliği yeni bir ivme kazanmıştır. “Arap milliyetçiliği”nin kan kaybetmesinin ve İslam’ın “radikalleşmesi”nin ardından bunun yaşanması  aslında çok da şaşırtıcı değildir.

Bu şartlar altında bulunan ve ekonomik, çevresel ve politik olarak krizler yaşayan bölgemizin tamamını sonu belirsiz bir sürece sokmak için bir patlama yeterliydi. Bu patlamanın pimini çeken olay da 11 Eylül 2001 saldırıları oldu.

O gün yaşanan ve New York, Washington ve Pensilvanya eyaletinin kırsal bölgelerini hedef alan terör saldırıları, kırılgan bölgesel yapıyı sarsmak için gerekli bahaneyi oluşturdu. İlk adımı da 2003 yılında Irak’ın işgal edilmesi oldu. Irak’ın işgali ile ilk domino taşı yıkıldı ve ardından –bildiğiniz gibi- diğer ülkeler geldi.

Yaratıcı kaos teorisi ciddi bir boyut aldı ve çok geçmeden uygulanması için düğmeye basıldı. İran’ın işgalci genişlemesi El-Kaide ve DAEŞ gibi silahlı radikal akımları doğurdu.

Lübnan’da 2005 yılında Refik Hariri suikaste uğradı. Suriye ordusu Lübnan’dan çekilirken “Hizbullah” aracılığıyla İran Lübnan’a yerleşti. Ardından Sudan’ın bölünmesi için geri sayıma başlandı ve 2011 yılında bu görev de tamamlandı. Tunus’tan Suriye’ye, Mısır’dan Yemen’e ve şimdi Sudan’da Şa’ab yuriyd iskaten Nizam! (Halk rejimin devrilmesini istiyor!) sloganı ile devrim hareketleri başlatıldı.

Her ülkede farklı bir şekilde sonuçlanan bu devrimleri Arap dünyasının karşı karşıya olduğu sıkıntılar arttırmaktan başka bir işe yaramadı.

İsrail’in Çad’a geri dönme kararı alması çok ciddi bir gelişmedir. Çünkü Çad’ın Libya ve Sudan ile sınırlarında El Fevr ve El Tebu (devlet başkanı İdris Debi’nin kabilesi) gibi ortak kabile oluşumları yaşamaktadır.

İran’ın; demografik yapıyı değiştirmek için Suriye ile Lübnan’a, geçmişte Kürtlerin hesaplarını boşa çıkarmak için Irak’a müdahale etmesi gibi bugün de Irak’ın kabile dokusuna müdahalede bulunması aynı derecede ciddi bir gelişmedir.

Aynı şekilde geçmişte Arap dünyasının doğusundan Cezayir’in Fas sınırına kadar uzanan bir bölgede sahip olduğu bölgesel nüfuzun özlemini çeken Türkiye’nin emellerini de unutmamalıyız.

Evet başkalarının projeleri çok büyüktür. Buna karşılık  Arap ümmetimizin ise birçok zayıf noktası bulunmaktadır.

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya