Büyüleyen ve hüzünlendiren Lübnan

Büyüleyen ve hüzünlendiren Lübnan

Salı, 15 Ocak, 2019 - 14:30
Nedim Kuteyş
Lübnanlı gazeteci
 
Şarku'l Avsat gazetesinin kendisinden yayınladığı alıntıları ve sosyal medyada hakkında paylaşılan izlenimleri okuduğum BAE Başbakanı ve Dubai Emiri Muhammed bin Raşid’in yeni kitabı “Hikayem: 50 yılda 50 öykü”de Beyrut hakkında kullanmış olduğu o güzel ifade beni çok etkiledi.

Dubai Emiri kitabında Beyrut hakkında şöyle diyor:

"Küçüklüğümde beni kendisine hayran bıraktı, gençliğimde ise büyüledi. Ama büyüdüğümde kaderine çok üzülmüştüm. Beyrut’u gördüğüm anda bir gün Dubai’yi Beyrut’a dönüştürmek fikri benim en büyük hayalim oldu.”

Tarihi Beyrut ve Lübnan’ı özlemle anmak ve hasretini çekmek, doğunun Paris’inin bugünki hali ile Dubai’yi kıyaslamak Lübnanlılar arasında da bir adet haline gelmiştir.

Lübnanlıların şehirlerinin de hizmetleri, modernliği ve gürültülü olmayan uğultusu ve kalabalığıyla “Dubai” gibi olmasını dilemeleri adet halini almıştır.

Öyle ki biz Lübnanlılar hangi şehir Beyrut’tu ve Beyrut nasıl bir şehirdi onu bile unuttuk.

Lübnanlıların büyük bir çoğunluğunun Dubai ve öncü deneyimine karşı hisleri; sevgi, beğeni, hasret ve gıpta ile karışmıştır.

Dubai Emiri’nin kitabında geçen “Beyrut vesilesiyle” ifadesi bile bu şehrin bir zamanlar bu dünya ile o dünya arasındaki iletişim ve ulaşım merkezi olarak sahip olduğu konumu özetleyen bir cümledir.

Her şey Beyrut’tan geçer. Hava yolları ağları, moda, restoranlar, siyaset, düşünce ve kültür.

Bu özelliklere sahip bir şehrin genç ve iddialı Muhammed bin Raşid’i büyülemesi çok doğaldır.

Dubai’nin eski Emiri Şeyh Raşid Al Maktum ile BAE’nin birliğini sağlayan ve bugün BAE’nin takip ettiği kalkınma modelinin kurucusu dahi lider Şeyh Zayid Al Nahyan’ın kalkınma ve ilerlemede  liderlik ettikleri derin deneyime gözlerini açan Muhammed bin Raşid’in Beyrut’un güzelliğiyle gözlerinin kamaşması çok doğaldır.

Bir yerde Dubai’nin hikayesi aynı zamanda öldürülen Beyrut’un ve ardından Refik Hariri ile engellenen Beyrut’un hikayesidir.

Şeyh Muhammed bin Raşid’in Dubai inşa ederken  Refik Hariri’nin kendisinden önce  bu başarıya ulaşması korkusuyla bir gözünün de burada olduğunu hayal edebiliyor musunuz?

Bu ifade bizzat Şeyh Muhammed’in sözlerinden alıntılanmıştır.

Bu sözler, komplekslere sahip olmayan bir kişinin sözleridir.

Bu nedenle Lübnanlılar Dubai’ye başkalarından farklı bir gözle bakarlar.

Dubai’yi geçmişte sahip olduğu şeye özlem duyan kişilerin gözleriyle bakarlar.

Onu, yılların kendilerinde şan ve şereflerini aldığı kişilerin tutkusuyla  izlerler. Son nefeslerinde hayatlarının ellerinden kayıp uzaklara doğru uzaklaşmasını izleyen maktullerin gözleriyle izlerler.

Lübnan’da  hüzün ve hasret mevsimleri çoktur ve bunları hatırlamak için hafızamızı zorlamamıza bile gerek yoktur.  

Bu nedenle; Lübnan’ın neredeyse her karmaşık meselesinde eşi benzeri görülmemiş bir dayanışma ve yardımlaşma ile hep birlikte bu şehri nasıl harap ettiğimizi, insan ruhunun vahşette ulaşabileceği en uç noktaya kadar ulaşıp heykelleri bütün tanrıların üzerine nasıl yıktığımızı okumayın.

Bizler şair Nizar Kabbani’nin “Dünyanın Kraliçesi Beyrut” adlı şiirindeki o yakıcı sorulara cevap verme cesaretini gösterene kadar lütfen Muhammed bin Raşid’in kitabını okumayın.

Aslında Nizar Kabbani de bizlere duyduğu sevgiden dolayı şiirinin başında sorduğu şu soruların gerçek failini açıklamayarak suç ortağımız olmuştur:

“Ey Dünyanın Kraliçesi Beyrut... Yakutlarla işlenmiş bileziklerini kimler çaldı? Kimler o büyülü yüzüğünü aldı ve altın örgülerini kesti? Yeşil gözlerinde uyuyan o sevince kimler kıydı? Hangi bıçak  yüzünü çizdi ve kimler o güzel dudaklarını kezzapla yaktı? Kimler denizlerini zehirleyerek romantik sahillerini nefretle boyadı? İşte sana geliyoruz... Sana vahşice kıydığımızı itiraf ediyoruz. Adına özgürlük denilen o kadını kurşunlarımızla öldürdüğümüzü itiraf ediyor ve özür diliyoruz”.

Bu sorular hala cevap bekliyor. Umut dolu anılar içinde tekrar yüzmeye başlamadan önce bunları cevaplamalıyız.

Daha da üzücü olan Şeyh Muhammed’in Beyrut hakkında yazdıklarını Beyrut’ta okumak ardından dönüp haber bültenlerine bir bakmaktır.

Asıl hüzünlü olan; kendisine temsil ettiği topluluğun en fazla üçte birinin desteğini sağlayan parlamento seçimlerinin ardından bir grubun, Cumhurbaşkanı ve kendi ortakları ile rekabeti nedeniyle Lübnan’ı milis güçlerin hakim olduğu o kötü dönemine bir kez daha götürmek istemesidir.

Akşam Lübnanlıların büyük bir çoğunluğu birbirlerine parlak sözlerler göz alıcı Beyrut’u anlatırken televizyon kanallarından birisinde, silahlı bir gruba bağlı kişilerin açıklamaları yayınlanıyordu.

Bu kişiler; Lübnan’da düzenlenecek olan Arap Ekonomi ve Sosyal Kalkınma Zirvesi’ne  Libya hükümeti temsilcilerinin katılmasına izin verilmesi halinde ölümle, silahlarla, mezarlarını kazmakla ve kötü şeylerin olabileceği ile bizleri korkutuyor ve tehdit ediyordu.

Tüm bu tehditlerin nedeni ise Muammer Kaddafi döneminde 1978 yılının yazında Libya’da ortadan kaybolan İmam Musa Sadr’ın başına neler geldiğinin hala ortaya çıkarılmamış olmasıdır!

Ardından Lübnanlılar, Libya Uzlaşı Hükümeti’ne bağlı Dışişleri Bakanlığı’nın almış olduğu zirveye katılmama kararına uyandı. Bu kararın gerekçeleri ise çok daha ilginçti.

Birincisi; Hizbullah’ın başında olduğu gruba yakınlığıyla bilinen El Ahbar gazetesine göre Beyrut Uluslararası Havalimanı’nda görev yapan  güvenlik güçleri unsurlarının zirveye katılma amacıyla Lübnan’a gelmiş olan Libyalı iş adamlarının havalimanına girişlerini engellemesidir. İkinci gerekçe ise Temsilciler Meclisi Başkanı Nebih Berri’nin destekçilerinin dün Beyrut’ta Libya bayrağını yakmalarını protesto etmek.

Aynı gazetenin haberine göre Lübnan güvenlik güçleri çok öncesinde ülke içerisinde güvenlik sorunlarına yol açabilecek herhangi bir tarafın girişini engellemek ve zirveye katılacak olan heyetleri korumak gerekçesiyle Libyalı heyetin havalimanına girişini engelleme kararı almıştı.

Bu karar; siyasi idare tarafından Libya’yı zirveye katılması için davet etme ve katılımında ısrarcı olma yönündeki  karara aykırı olarak alınmış “idari” bir karardır.

Bu, sokakları harekete geçirerek istediğini elde edemeyen bir siyasi mercinin kamu düzenini sağlamakla görevli kurumlardan biri üzerindeki nüfuzunu devreye sokarak  siyasi eğilimlerine uygun bir karar aldırmasıdır.

Tüm bunlar; ister siyasi dengede ister devleti korumakla yükümlü olsun diğer siyasi tarafların bu gruba neredeyse tam anlamıyla boyun eğdiği bir ortamda yaşanmaktadır.

7 Mayıs’ın etkileri hala devam ediyor. Bu nedenle rica ederim Muhammed bin Raşid’in kitabını bunların ışığında okumayın.

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya