Yeni Yıl: Adil Bir Küreselleşme ya da felaket

Yeni Yıl: Adil Bir Küreselleşme ya da felaket

Salı, 1 Ocak, 2019 - 10:15
İmil Emin
Mısırlı yazar
Yeni yılın ilk günleri ve 21. yüzyılın üçüncü on yılının yaklaşmasıyla beraber, objektif ve güvenilir sesler yükselmeye başladı.

Bu sesler vahşi küreselleşmenin kıskacına düşmüş insanlığın kurtarılmasını talep ediyor.

Söz konusu durum düzeltilmez ve adaleti tesis edecek, herkesi kaçınılmaz bir afetten kurtarabilecek, fırsat eşitliğini tesis edecek bir küreselleşme ile değiştirilmezse, eşi görülmemiş insani felaketlerle karşı kaşıya kalınabilir.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, son G20 zirvesinin yapıldığı esnada "adil bir küreselleşmeyi" sağlayacak ortak bir uluslararası strateji çağrısı yaptı.

Zira Son 30 yılda küreselleşmenin getirisi, dünyayı iki kısma ayırmak oldu: Kazananlar ve kaybedenler…

Bu mantığı aklen ve kalben kabullenmek mümkün değildir zira adil olmadığı gibi devletlerarasındaki güvensizliği de derinleştirmiştir.

Ayrıca bu durum, gerilim ve çatışma ortamını tetiklemekte, İnsanların önce yöneticilerine, daha sonra da başkalarına karşı güven duymamasına, Ortadoğu’nun son on yılda sürekli protesto hareketlerine sahne olmasına neden olmakta, geniş çapta siyasi huzursuzluklara kapı aralamaktadır.

Ortadoğu bu nedenle adeta Batı kampına dönüşmüştür.

Guterres’in ortaya koyduğu çözüm; dünyadaki bir dizi yönetim sorununu çözmeyi ve yoksulluğun ortadan kaldırılmasını amaçlayan adil bir küreselleşmenin sağlanmasıdır.

Bu amaçla geliştirilen BM Sürdürülebilir Kalkınma Planı 2030'un desteklemesi gerekiyor.

Bunu sağlamak için de dünyanın 20 büyük ekonomisinin harekete geçmesi gerekiyor.

Fakat burada bir soru işareti var: Guterres’in istekleri bir tür ütopya mıdır, Farabi’nin İdeal devlet (el-Medinetu'l-Fazıla) anlayışının kapılarını çalmak mıdır, özellikle de büyük güçlerin pragmatik davranışlar sergilediği bir dünyada?

Son zamanlarda, ünlü Amerikalı coğrafya profesörü Yared Diamond, dünyadaki yaşam standartlarındaki benzeri görülmemiş eşitsizliklerin bir sonucu olarak dünyamızın karşı karşıya olduğu tehlikeden bahsetti.

Özellikle Dünya'daki yaşamın tamamının iklim değişikliği, nükleer silahlar, doğal kaynakların tükenmesi ve zengin ile fakir arasındaki uçurumun artması tehdidi altında olduğunu ifade etti.

Coğrafyanın modern hali ve belki de intikamı bizlere şunu hatırlatıyor; yaşam standartlarındaki benzeri görülmemiş eşitsizlikler devam eder, ekonomik kalkınma hızı düşük kalırsa, bu durum sürdürülebilir olmaktan çıkar.

İletişim araçlarındaki muazzam gelişmelerin ardından, küreselleşme zihinler arası mesafeleri kısaltmıştır.

Yoksul ve mutsuz insanlar, gerek gönüllü taşınma gerekse yasadışı göç yoluyla zengin ülkeler için sorun yaratabilir hale gelmiştir.

Bu, Siyah Afrika ile beyaz Avrupa arasındaki en büyük problemlerden biri haline gelmiştir. Hatta bu durum tüm kıtaları tehdit eder hale gelmiştir.

Gelişmekte olan ülkelerin vatandaşları, gelişmiş ülkelere yakın bir yaşam standardını arzu ediyorlar, ancak bu, dünya tüketiminin on kat artacağı anlamına geliyor. Yani, yaklaşık 80 milyar insanın tüketimine ihtiyaç duyulacak demektir. En iyimser uzmanlar dahi Dünya'nın 9.5 milyar insana hayat sağlayabildiğini iddia ediyorlar... Peki, çözüm nedir?

Eski ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney örneğin, “Amerikan yaşam tarzının pazarlık konusu olamayacağını” iddia ediyor. Ve bu, dünyadaki birçok insanın düşüncesidir.

Bu ölümcül bir kibrin tipik bir örneğidir.

Dünyadaki yarışların artık bir yıkım ve umut atı arasında geçtiğini görmek istemiyorlar. Sonuç ne olur hala bilinmiyor veya kestirilemiyor.

Her durumda, risk ve boğulma ihtimali hayatta kalmaktan daha yüksek görünüyor. Yakın zamanda yapılan bir konuşmada Papa Franciscus, çağdaş dünyamız ve karşı karşıya kaldığı gerçek trajedilerden bahsetti. Barış arayışına özellikle vurgu yaptı.

Bireylerin ve halkların kapsamlı bir gelişimi ve refahı sağlanmadan yalnızca savaşların olmaması ile yetinilirse neticenin elde edilemeyeceğini ifade etti.

Papa’ya göre barış, hamasi sloganlarla değil, gerçek eylemlerle sağlanabilir.

Sosyal gruplar ve Devletler adaleti esas alarak dayanışma içerisinde bulunmalılar.

Uluslararası sahnenin gözlemcileri, Papa Franciscus’un son yıllarda göçmenlere ve mültecilere kucak açtığını çok iyi biliyorlar.

Korku duvarlarına karşı attığı çığlıklar, Avrupa'daki aşırı sağcıların sert eleştirilerini üzerine çekti.

Fakat bencillik girdabına kapılmış vahşi küreselleşmeye, her şeye sahip olma ve hegemonya anlayışlarına ve tampon duvarların dikilmesine karşı haykıran bir ses olmaya devam ediyor.

Küreselleşme Batılı olarak doğdu ve bu tartışılmaz bir gerçektir, fakat şu ana kadar Batı bundan ne elde etti?

Yeni yılın kapılarında, işte "Avrasya Şafağı” doğuyor.

Batı endüstriyel olarak geriliyor, Asya ise her seviyede ilerleme kaydediyor.

Örneğin, Çin’de ve Doğu Asya grubunun geri kalanında orta sınıf güçleniyor.

Batı'nın orta sınıfları ise neo-liberal siyasi rejimleri de yanına alarak neredeyse çökmeye doğru gidecek.

Fransız düşünür Terry Mason'a göre, okyanusların kıyısındaki büyük şehirlerde yaşayanlar bundan dolayı New York'tan Kaliforniya'ya taşındılar.

Toplumun yarısından fazlası yoksul hale geldi ve bu durum onları şehirlerin banliyölerine itti.

Batılılar nadiren, her olgunun sadece zıttıyla kaim olduğuna, bunun da sürekli bir mücadele gerektirdiğine inanan geleneksel Aristocu yaklaşımın dışında düşünürler.

Güç merkezleri değişmiş ve bir taraftan diğerine taşınmış olmasına rağmen, varlığının tümünü tek bir antoloji olarak gören Konfüçyüs’ün yaklaşımını benimsemezler.

Bununla birlikte, son zamanlarda okuduğumuz tek istisna, İngiliz Dış İstihbarat Servisi (MI6) direktörü Alex Junger tarafından yapılan açıklamalardır.

Küresel denge terazisinin, güç, para ve politika dengesinin esas olarak Doğu'ya yöneldiğine dikkat çekti.

Dünyanın tehlikeleri yerine küresel jeopolitik dönüşümlerden doğabilecek fırsatları düşünmeye davet etti.

Burada iki düşünce yapısına dikkat çekilebilir: Çin’i düşmandan başka bir şey görmeyen Amerikan bakış açısı, diğeri ise yaşam ve antik imparatorluklar konusunda tecrübeli İngiliz bakış açısıdır ki NATO sonrası dönemde Avrasya’nın muhakkak etkili olacağını görmektedir.

AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini, Harvard’da yaptığı yakın tarihli bir konuşmasında, Yenidünya düzeninin henüz kurulamadığını, daha da kötüsü, bugün orman yasalarının uluslararası hukukun yerini alacağı yönünde gerçek bir tehlikeyle karşı kaşıya olunduğunu ifade ederek uyarılarda bulundu.

Bu analiz, Liberalizm ve demokrasi ihraç edilmesinin dünya için bir zenginlik olduğu kuruntusunun geç de olsa anlaşılması mıdır?

Geçtiğimiz birkaç gün içerisinde Donald Trump, Amerika’nın liberal politik modelini Ortadoğu’ya ihraç etmek için 7 trilyon dolar harcandığını, karşılığında ise hiçbir şey elde edilemediğini ve bunun sorgulanması gerektiğini ifade etti.

Amerikalı Siyaset Bilimi profesörü John Mearsheimer'in son kitabında açıkladığı gibi, liberal rüyalar ile uluslararası gerçekler birbiriyle çelişmektedir. Birbiriyle kesiştiği yönündeki kuruntular reddedilmedir.

2019 yılı, ya Adil bir küreselleşme arayışına sahne olacak ya da felaketlere hazırlıklı olmak durumunda kalacak.

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya