Hamas gerçekten de bağımsız bir ulusal kurtuluş örgütü müdür?

Hamas gerçekten de bağımsız bir ulusal kurtuluş örgütü müdür?

Perşembe, 6 Aralık, 2018 - 12:30
Salih Kallab
Ürdünlü yazar. Eski Enformasyon, Kültür ve Devlet Bakanı


İslami Direniş Hareketi Hamas’ın ulusal bir kurtuluş örgütü olduğu hiçbir şekilde ve katiyen doğru değildir. Zira gerçekten öyle olsaydı bölgemizin yaşadığı tüm bu çatışmalara karşı tarafsız bir tutum benimserdi. Oysa bu Hareket –bu kesin bir şekilde bilinmekte ve itiraf edilmektedir- Müslüman Kardeşler’in bir uzantısıdır.

Bu nedenle İslami çerçevede, Arap bölgelerinde veya dünyanın bütün bölgelerinde uluslararası terör örgütü Müslüman Kardeşler’e bağlı ve onun bir uzantısı olan herhangi bir örgüt gibi Hamas da bu örgütün talimatlarına, direktiflerine ve emirlerine sıkı sıkıya bağlıdır ve pozisyonunu onlara göre belirlemektedir.

Fetih Hareketi, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve Filistin Kurtuluş Örgütü çatısı altındaki diğer örgütleri gerçek anlamıyla ulusal kurtuluş hareketleri olarak niteleyebiliriz. Bu hareketlerin kendilerini bilhassa 2011 yılından itibaren bölgenin şahit olduğu çatışmalardan uzak tuttuklarını belirterek haklarını teslim etmeliyiz.

Oysa Müslüman Kardeşler’e bağlı kaldıkça ve onun uzantılarından biri olmayı sürdürdükçe bu tanım Hamas için geçerli değildir. Bu örgütün tüm çatışmaların içinde yer aldığı biliniyor. Örgütün, ne şiddetli kutuplaşmaların yaşandığı bu dönemde, ne batı ile doğu, Batılı kapitalist blok ile komünist ya da sosyalist Doğulu blok zamanlarında ne de ‘ilerici’ olarak nitelenen Araplar ile ‘gerici’ olmakla suçlanan Arapların yer aldığı geçmişteki iki kutuplu dünyada, kısacası hiçbir zaman tarafsız olmadığı çok iyi biliniyor.

Hasan El-Benna tarafından kurulan Müslüman Kardeşler, kendisiyle birlikte aynı ideolojiye sahip gruplarla birlikte Mısır sahasında yer almaya başladığı ilk andan itibaren doğulu komünist bloğa karşıyken, Batı bloğunun en büyük müttefikiydi.

Bilindiği gibi bu örgüt ilk önce Mısır eski Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır ile ittifak etmiş olmasına rağmen çok geçmeden bu ittifakı bozarak – o zamanlar ve halen söylendiği gibi- ABD, Fransa ve İngiltere’nin talimatlarıyla ona suikast düzenlemeye çalışmıştı. Sanki 1957 yılında Nasır, Mısır’ına karşı yürütülen Süveyş Savaşı’nda (Üçlü Saldırı olarak da adlandırılır) İngiltere ve Fransa, İsrail’in yanında savaşa müdahil olmamış gibi...

Müslüman Kardeşler Örgütü’nün her zaman cıva gibi kaygan, elde tutulması imkansız olduğu ve sürekli tutum değiştirdiği artık bilinir bir gerçektir.

Bölgesel dengelerin baskısı arttığında Müslüman Kardeşler’e kucak açan Ürdün bile bundan nasibini almıştır. Müslüman Kardeşler, Arap Baharı ile birlikte yönetimi Mısır eski Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in elinden zorla aldıktan sonra uluslararası bir örgüt olarak eski konumuna ulaştı. Ardından Ürdün’e ihanet etmekten kaçınmadı. Kahire’de Mısırlı ‘Kardeşlerinin’ Tahrir Meydanı’nda toplanarak adayları Muhammed Mursi’yi Mısır’ın yeni cumhurbaşkanı olarak dayatmaları gibi Ürdün’de de Hüseyni Camii Meydanı’nda gösteriler düzenlediler.

Ama Ürdün’ün bu gibi durumlarla başa çıkmak için özel bir metodu ve yöntemi vardı. Ürdün devleti, Müslüman Kardeşler’e karşı mücadelesinde örgütün kendi içinden yeni bir örgütün çıkmasını sağlayarak gücünü zayıflatma yöntemini seçti. Bugün Ürdün’de ‘Müslüman Kardeşler Derneği’ adında Müslüman Kardeşler’e alternatif bir oluşum bulunuyor. Aynı şekilde örgüt içerisinde her birinin diğerini ihanet, komplo, sürüden ayrılmak ve daha birçok şeyle suçladığı farklı, düzenli ve düzensiz oluşumlar ile gruplar da görülüyor.

         Bu nedenle Müslüman Kardeşler’in Filistin’deki uzantısı olan ve bu uluslararası örgütle bağlantısını gizlemeyen –ki Halid Meşal ile birçok Hamas lideri bunu onlarca kez açıkça dile getirmişlerdir- Hamas Hareketi aslında bölgede yaşanan çatışmaların ve savaşların, kutuplaşmaların ve ayrışmaların bir parçasıdır.

         Söyledikleri doğru olsaydı Hamas, bu bölgede görülen kutuplaşmaların ve ayrışmaların bir parçası olmaz ve Müslüman Kardeşler’in attığı her adıma bu kadar sıkı bir şekilde bağlı kalmazdı.

Aynı şekilde liderleri Doha’da memnuniyetle Yusuf Kardavi ile görüşmez, Katar’ın tüm savaşlarında ve ittifaklarında yanında yer almaz, politik, ekonomik ve her alanda Filistin davasının en önemli destekçisi olan ve olmayı sürdüren Suudi Arabistan’a sırtını dönmezdi.

Tüm bunları bilen ve takip eden birinin Hamas’ın ancak Lübnanlı Hizbullah ile Iraklı Haşdi Şabi örgütlerinin kendisini geçebildiği bir bağlılıkla İran’a biat ederken, kendisinin bir ulusal kurtuluş hareketi olduğuna, bu bölgenin şahit olduğu kutuplaşmalar ve eksenleşmelerle hiçbir ilgisi olmadığına inanması mümkün müdür?

Eğer Hamas gerçekten iddia ettiği gibi olsaydı, Suriye’deki Filistinlilerin bulunduğu Yermuk Mülteci Kampı toprak ve taş yığınına dönüşmüşken, bu rejimin Suriye’de hiçbir kontrolü ve denetimi kalmamışken, asıl karar Kasım Süleymani ve İran Devrim Muhafızları Komutanı Muhammed Ali Caferi’nin elindeyken yaklaşık 4 yıl süren uzaklaşmadan sonra Katar ve Tahran’ın emriyle itaatkar bir şekilde tekrar Suriye rejiminin kontrolü altına girmeyi kabul eder miydi?

Eğer Hamas gerçekten bir ulusal kurtuluş hareketiyse; o halde neden Doha, Yusuf Kardavi ve İstanbul’da ikamet eden Müslüman Kardeşler’in emirlerine itiraz etmeden uyuyor? Neden daha üzerinden 24 saat geçmeden 2007 yılında merhum Kral Abdullah bin Abdülaziz’in himayesinde Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ile Halid Meşal ve İsmail Heniye tarafından imzalanan Mekke Anlaşması’ndan çekildi?

Acaba Hamas, Filistin Ulusal Yönetimi’ni ortadan kaldırmayı ve siyasi olarak Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’tan kurtulmayı amaçlayan açık bir komplonun içinde yer aldığını bilmesine rağmen, neden eski Katar Emiri Hamad bin Halife’yi Gazze’de imparatorlar ve krallar gibi karşıladı?

Bu hareketin liderleri olan Halid Meşal, İsmail Heniye ve Musa Ebu Marzuk, Katar, İran, Esed rejimi ve Türkiye’nin bir eksen oluşturduklarını ve uluslararası örgüt Müslüman Kardeşler’in bir uzantısı oldukları için kendilerinin de bu eksenin bir parçası olduklarını bilmiyor mu?

Bu nedenle, Hamas gerçekten de bir ulusal kurtuluş hareketiyse ve bölgesel kutuplaşmalarla ve ayrışmalarla bir ilgisi yoksa, o zaman neden hem Arap hem de uluslararası düzeyde Filistin halkının tek yasal temsilcisi olarak kabul edilen FKÖ’nün çatısı altında yer almayı reddediyor? Kahire’de ve başka yerlerde düzenlenen, Filistinlilerin devrimini, silahlı mücadelesini başlatan Fetih Hareketi ile kendisini bir araya getiren müzakereler dizisinin önüne neden tüm bu engelleri çıkarmayı sürdürüyor?

Acaba neden ‘kardeş’ Katar, milyonlarca dolara ulaşan mali desteğini tüm Filistin halkını temsil eden Ulusal Yönetim’e değil de Hamas hareketine vermeyi, hem de bunu İsrailli kanallar aracılığıyla yapmayı seçti?

Bu, Katar’ın başını çektiği ve İran ile Türkiye’nin de yer aldığı, ileride Esed rejimi ve elbette Yemen’deki Husileri de kapsayacak olan eksende Müslüman Kardeşler’in biz uzantısı olarak Hamas’ın da bulunduğu anlamına gelmiyor mu?

Buradan yola çıkarak şunları sormamız gerekmiyor mu:

Eğer Hamas gerçekten bağımsız bir ulusal kurtuluş hareketi olsaydı, neden sudan bahanelerle sürekli Filistin halkının tek yasal temsilcisi olan FKÖ’ye katılmaktan sıyrılmaya ve Fetih Hareketi ile uzlaşmaktan kaçınmaya çalışıyor?

Neden 2007 yılında Filistin Ulusal Yönetimi’ne karşı gerçekleştirdiği kanlı darbenin ortaya çıkardığı bir durumu korumakta ısrar ediyor?

ABD Başkanı Donald Trump’n açıkladığı ve Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas liderliğindeki yasal Filistin hükümetinin reddettiği ‘Asrın Anlaşması’ çerçevesinde İsrail ve ABD ile tüm bu gizli müzakereleri neden tek başına yürütüyor?

Başarısız olan son Kahire görüşmelerinin ardından bu örgütün komplocu bir ‘yan’ projede yer aldığı kesin bir şekilde kanıtlanmıştır. Evet, ısrarla komplo olarak nitelediğimiz bu proje uluslararası terör örgütü Müslüman Kardeşler, Katar ve belki de Türkiye tarafından desteklenmektedir.

Yukarıda bahsettiğimiz ‘Asrın Anlaşması’na dayanan bu projeye göre kurulması beklenen Filistin devleti sadece Gazze Şeridi’yle sınırlı kalacak ve Batı Şeria topraklarının kaderi uzak bir gelecekte belirlenecektir. Bu da olayların şu anki yönünde ilerlemeyi sürdürmesi halinde Binyamin Netanyahu’nun istediği her şeyi hayata geçireceği anlamına gelmektedir.

diğer görüş makaleler

Editörün Seçimi

Multimedya