Ne fırsatlar kaçırdılar!

Ne fırsatlar kaçırdılar!

Cumartesi, 10 Kasım, 2018 - 07:00
Fuad Matar
Lübnanlı gazeteci, araştırmacı yazar.
5 Kasım 2018 Pazartesi tarihinde İran'ın başına gelen bu ağır musibet, yetkililer ne kadar sert tepki verirlerse versinler bu ülkenin devrimci kibrini azaltmayacaktır. İslam Cumhuriyeti, eğer iyi niyetini kötü niyetinin önüne geçirebilseydi belki de bu ağır musibeti önleyebilirdi. Şayet sahip oldukları beceri, basiretle hareket etmelerinin önünü açabilseydi, Allah’ın kendilerini bahşettiği nimetlerin şükrünü, bu nimetleri kendi halkına dağıtmak suretiyle eda etselerdi, İran'ın petrol servetini meşru amaçlar için kullanarak Türkiye veya Malezya gibi gelişmiş bir ülkeye dönüşselerdi bu kadar sıkıntıyla karşı karşıya kalmazlardı. Bazı komşu ülkelere müdahale etmede keşke bu kadar hırslı olmasalardı. Keşke İran’ın devrim projesini Akdeniz'in kıyılarına taşımak için küçük bir Arap ülkesi olan Lübnan’ı ele geçirme konusunda ısrarcı olmasalar, belli aralıklarla ülkeyi istikrarsızlığa sürüklemeseler, Devrim Muhafızları aracılığıyla ülkeyi sürekli rahatsız etmekten sakınsalardı. Bütün bu kötülükleriyapmalarının nedenlerinden biri de -Yemen’de olduğu gibi- Suriye'yi adım adım Arap kimliğinden uzaklaştırıp Farslaştırmaktır.

Şayet yaptırımların içeriği tam anlamıyla uygulanırsa hem İran halkı hem de hükümet bundan zarar görecektir. Bu ülkenin Trump projesinden kurtulup kurtulamayacağına dair tahminler yürüttüğümüzde ileri görüşlü diplomat merhum Prens Suud el Faysal’ın dört yıl önce söylediği sözleri hatırlamamak mümkün değil. Arap krizinde, özellikle Suudi Arabistan ve bazı Körfez ülkelerinin İran'la yaşadığı krizde henüz kırmızı çizgiler aşılmamıştı. Diğer bir deyişle mesele, karşılıklı iyi niyet, olumlu ve yapıcı tutumlarla çözülebilecek bir durumdaydı. Durum, şayet Hz. Ali’nin “Vicdanının derinliklerinde ne varsa, ister istemez diline o dökülür” öğüdünü dikkate alıp karşılıklı samimi tutumlar benimsense halledilebilecek bir aşamadaydı.

13 Mayıs 2014 Salı tarihinde Suudi başkentinin ev sahipliğinde düzenlenen “Asya ülkeleri ve Azerbaycan Cumhuriyeti ile Arap Ekonomisi ve İşbirliği Forumu” faaliyetlerini bir grup gazeteci ve muhabir olarak takip ediyorduk. Toplantı, Cidde kentinde Körfez İşbirliği Konseyi'nin savunma bakanları düzeyinde düzenlediği bir toplantı ile aynı tarihe denk gelmişti. ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel toplantının sürpriz konuğuydu. Büyük önem taşıdığı söylenen bir basın toplantısına davet edildik. Toplantıya Prens Suud el-Faysal'ın yanısıra dönemin Arap Birliği Genel Sekreteri Nebil Arabi ve Suudi Arabistan'ın eski Maliye Bakanı İbrahim Assaf'ın katılacağı da söylendi.

Bu toplantı son derece önemliydi. Zira İran'la diyalog kurmanın imkânı ve İran’ın komşularıyla barış içinde yaşayıp yaşayamayacağı gibi konuları Prens Suud el-Faysal'a sorma imkânı yakalayacak, ve kendisi de bunlara yanıtını verecekti. Yapmış olduğu bu toplantıda “girişim” kelimesini 49 defa kullandı. Toplantıda konuşulanlardan yola çıkarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki şayet İran o dönem Suudi Arabistan’a iyi niyetle yaklaşsaydı, İranlı yetkililer ve onlarla bağlantılı Lübnanlı liderler söylemlerine dikkat ederek karşılıklı girişimlerin gerektirdiği ciddiyeti takınabilmiş olsalardı bölgenin şartları şimdi çok daha istikrarlı olurdu. Kendileri de mevcut yaptırımlara maruz kalmazlardı.

Prens Suud el Faysal, toplantıya katılanları söylediği sözlerle şaşırtmıştı. Zira sürekli olarak gerginliklerin yaşandığı Arap-İran ilişkileri hakkında şu sözleri sarf etmişti:

"İran ile yeniden ilişki kurma arzumuz var ve Krallık'ı ziyaret etmesi için Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif'e bir davet gönderildi. Ancak bu ziyaret gerçekleşmedi. İran'ın bölgenin istikrarına katkıda bulunacağını ve iki ülke arasındaki ayrışmaların bir parçası olmayacağını umuyoruz. ”

Prens Suud'un bu girişimi, komşu İran ve diğer bölge ülkeleriyle istikrarlı bir ilişki kurma arzusunu ortaya koyuyordu. Aslında yukarıda söyledikleri benzer güzellikteki sözlere bir cevap niteliğindeydi. Bir diğer deyişle İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'nin birkaç yıl önce (Haziran 2013) yeni cumhurbaşkanı seçildiğinde, yani selefi Ahmedinejad'dan görevi devraldığında yaptığı ilk konuşmaya cevap niteliğindeydi. Ruhani şunları söylemişti:

"Umarım önümüzdeki dönemde komşularımız, özellikle de Suudi Arabistan ile çok iyi ilişkiler kurarız ..."

İkisinin de umduğu gerçekleşmedi. İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, Prens Suud el Faysal'ın davetine olumlu cevap vermedi. Ali Hamaney'in kontrolündeki İran Devrim Muhafızları bu ziyareti engellemişti. Suudi girişimini tamamen görmezden gelmemek için İran dışişleri bakanlığından bir yetkiliyi İslam Konferansı'na katılmak üzere gönderdiler. Ancak bu adım, Prens Suud'un davetine icabet etme anlamında atılmamıştı. Bu hareket kendi içinde diplomatik nezaketin sınırlarını çiğnemeyi ifade ediyordu. Devrim Muhafızları'nın bizzat kendisi Ruhani'nin dile getirdiği iyi niyeti itibarsızlaştırmak için çabaladı. Ruhani'nin dile getirdiği iyi niyetleri itibarsızlaştırmakla da yetinmediler; diğer ülkelere müdahale etme hamlelerini artırdılar. Suriye’deki savaşa derinlemesine daldılar. Putin ise Suriye'nin Tartus kenti limanındaki Rus deniz üssü üzerinden en gelişmiş silahlarını Suriye halkı üzerinde denemeye başladı. Ardından İran, uluslararası barış çabalarını boşa çıkarmak için Yemen'deki müdahalesini artırdı. Suudi Arabistan'ın girişimine olumlu karşılık veremediği ve eski bir güvenlik şefine söz geçiremediği için Hasan Ruhani, ABD'nin yaptırım kuyusuna düşmeye doğru adım adım ilerledi. Hâlbuki Suudi girişimine olumlu karşılık vermesi, bölge sahnesindeki en etkili iki ülke arasındaki iş birliği için yeterliydi. Böyle bir iş birliği, Arap ve İslam ülkeleri tarafından memnuniyetle karşılanacaktı. Çünkü bölge halklarına barış getirecek, Arap ve İslam ülkelerinin işlerine müdahale olasılığını sona erdirecekti.

Bu fırsatlar kaçtıktan sonra, iyi niyetli bir süreci başlatma ve bu süreci sabote etmeye yönelik adımlardan kaçınma fırsatı halen var mı?

Trump’ın nükleer anlaşmadan 8 Mayıs 2018 Salı günü çekilmesinden sonra İran'daki devrimci iktidarın rejimin hayatta kalması için yaptırımların ne anlama geldiğini anlamış olabileceği var sayılıyordu. Bu bağlamda uluslararası bir bölünmenin yaptırımların etkisini azaltacağı da düşünülüyordu. Ruhani'nin yapıcı ve itidalli bir dil kullanmak yerine devrimci bir üslup kullanması şaşırtıcıydı. Hâlbuki sahip olduğu birikim daha yapıcı bir dil kullanmasını gerekli kılıyordu. Sözgelimi ‘İran’la savaş tüm savaşların Anasıdır’ söylemini kullanmamalıydı. Bu ifadenin aynısı, Saddam Hüseyin tarafından ABD’ye yönelik de kullanılmıştı. Ancak ne var ki bu ifade, Amerikan zulmüne en üst seviyeden maruz kalmasına engel olamamıştı. Aynı söylem şekli, yeni yaptırım kararından sonra da devam etti. İran'ın devrimci iktidarı, kaçırdığı fırsatları gözden geçirmişe benzemiyor. Eğer o dönem iyi komşuluk ilişkileri kurmuş olsalardı, yaptırımların kötü sonuçlarıyla karşı karşıya kalmazlardı. Ağzına her geleni söylemek, tehditler savurmak, lanet okumak ve meseleleri gereğinden fazla büyütmek, bu kötü sonuçları ortadan kaldırmıyor. 39 yıldan beridir kullanılan devrim dili hiçbir işe yaramadı. Yüce Allah sadece doğru yola girenleri kötülüklerden kurtarır.

DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya